14 Mayıs 2016 Cumartesi

“Pazarlama İletişimcisinin Etik Sorumluluklarına Disiplinler arası Bakış”

Giriş

Pazarlamacıların etik sorumlulukları konusu ödev olarak belirlendiğinde aklıma ilk önce Devlet Bahçeli’nin bir mitinginde söylediği daha sonra “püskevit” videosu olarak ünlenen konuşması geldi. İnternet sitelerinden sosyal medyaya kadar sürekli paylaşılıp üzerinde mavra çevrilen bu kısa videoya ilk önce çok gülmüştük. Basit bir şive üzerinden çeşitli espriler yapmış ve günlerce geyiğini çevirmiştik. O zaman için halkın gündeminde önemli bir yer tutmuştu. Tabi her espri konusu gibi onu da tüketmiş, suyunu çıkarmış ve çöplüğe atmıştık. O videoda siyasinin üslubu o kadar güldürmüştü ki bizi konuşmanın içeriğine yeterinde odaklanamadık. İnsan beyninin belki de en büyük handikapı budur. Sadece önceden belirlediği bir noktaya odaklanmak, onun dışındaki ayrıntıları ise yok saymak. Tıpkı bir yolda yürüdüğünüzde etraftaki arabaların rengini tam olarak seçememek gibi.Peki bu videoda yok sayılan ayrıntılar tam olarak neydi? Aslında siyasinin söylemek istediği basitçe şuydu: Sürekli olarak reklamlarda gösterilen ürünleri birileri alamıyor. Tüketimin teatral bir şölene dönüştürülerek köpürtülen bu istekler bazıları için hiçbir anlam taşımıyor. Çünkü talep dediğimiz şey aslında satın alma gücüyle desteklenen bir istektir ve ne yazık ki her çocuğun isteği satın alma gücüyle desteklenemiyor. Bu basit gibi görünen ama son derece girift bir konuyu çeşitli disiplinler üzerinden anlamaya ve tartışmaya çalışacağız. Burada etiği tüketici üzerinden değil de daha makro bir perspektiften yani insan üzerinden değerlendireceğiz. 

Yaklaşık 14 milyar yıllık bir evrende, 5 milyar yıllık bir Güneş Sisteminde, 4,6 milyar yıllık bir gezegende 50 bin yıldan beridir insan olarak hayatımızı sürdürmekteyiz. Bu dönem içerisinde pek çok yıkım, savaş, doğal afet gibi olaylar yaşasak da hayatımıza kaldığımız yerden devam edebildik. Mesela sorgulamaya başladık. Yaşadığımız afetlerin ve yıkımların ardından bir hatamız olup olmadığını düşündük. Üstün ilahi bir kudret tarafından cezalandırılmış olabileceğimize dair metafizik hipotezler ürettik. Bu metafizik hipotezlerin üzerinde kimi zaman mitler yükseldi kimi zaman da dünyevi iktidarlar. Ama asıl sorun hala güncelliğini korumaktaydı. İnsan iyi olmak zorunda mıdır? Onu etik davranmaya iten sebepler nelerdir? Ve bu metafizik hipotezler insanı neden etik davranmaya zorluyor? Bu çalışmada bu konuyu çok farklı disiplinler üzerinden değerlendireceğiz. Kimi zaman insanı etik davranmaya iten bir takım motivasyon kaynaklarının olduğunu ve onların ardında ilahi bir kudretin buyruklarını bulacağız. Kimi zaman insan psikolojisine yön veren  kişilik boyutlarının gizli mekanizmaların olup olmadığını göreceğiz. Kimi zaman evrendeki en karmaşık organ olan insan beyninin içine girecek ve nöral devreler üzerinden konuyla ilintili cevaplar bulamaya çalışacağız? Teolojik metinlere bakarak günümüz toplumlarında etik değerler olarak nitelendirilen kavramsallaştırmaların kadim kitaplarda izlerini süreceğiz. Asırlardan beridir bitmek bilmeyen zihin dinamosu işlevi gören felsefe ile filozofların “etik” (ahlak felsefesi) konusunda ileri sürdükleri düşüncelere muttali olacak konuyu çok daha entelektüel bir mecradan anlamlandırmaya çalışacağız.





Norobilim Açısından Etik

“Zihni merak ve huşu içinde bırakan iki şey var. Üzerimdeki yıldızlı sema ve içimdeki ahlak yasası.”
İmmanuel Kant, Salt Aklın Eleştirisi

Bu bölümde insanı insan yapan ve evrendeki en karmaşık yapı olan insan beyni ile etik arasındaki ilişkiyi değerlendirmeye çalışacağız.
İnsanoğlunun binlerce yıllık bilim macerasının önemli bir bölümünü de beyinle ilgili çalışmalar oluşturur. Çünkü insanlık her dönemde kafasındaki kubbenin içindeki bu cevize benzer organı hep merak etmiştir. Beynin Görevleri, hangi maddeden yapıldığı, vücut için ne kadar öneme sahip olduğu gibi sorular yıllardan beri insanoğlunun bıkmadan usanmadan merak ettiği ve kendine sorduğu sorulardandır.
Kökenleri eski Mısır’a kadar giden kadım tip ilminin önemli bir alanı da beyin araştırmalarına ayrılmıştı. Özellikle ahıret inancının önemli bir yer işgal ettiği Mısır inanç sisteminde cesedin bozulmaması hayati önemdeydi. Bunun için adına “tahnit” denilen ve cesedin iç organları çıkarılarak bir mumyalama faaliyeti yapılmaktaydı ki bu çok zahmetli bir o kadar da pahalı bir işti. Cesedin kuru kalması adına tüm organlar özellikle de beyin çıkarılmaktaydı. Böylece cesedin mumyalanması ve bozulmaması sağlanıyordu.
Mısır’da İnancın önemli bir motivasyon kaynağı olmasından dolayı tıp ilminde de ciddi ilerlemeler kaydedildi. Kafatasının içinden çıkarılan beyin üzerinde o dönem için önemli deneysel çalışmalar yürütülmekteydi. Hepsinin temel bir amacı vardı: kafatasının içindeki bu cevize benzeyen organ nasıl bir şey olduğunu anlamak.
Biz aşağıda bir tarifini veriyoruz.
Malzemeler
·         1 litre su
·         160 gram yağ
·         110 gram protein
·         10-15 gram tuz ve şeker
Tabii ki bu maddeleri bir sürahinin içine koyup karıştırsak ya da belli bir süre fırında bekletsek ortaya parlak fikirler üreten bir organ çıkmayacaktır. Çünkü şefin özel sosunu bilemiyoruz. İçinde çok da göz kamaştıran maddelerin olmadığı bu karışım şu anda insanoğlunun görüp görebileceği en karmaşık yapı. İnsanoğlunun tüm gezegeni çevreleyen iletişim alt yapısı onun yüzde biri kadar bile değil. Deşifre edilemez kimyasallardan dolayı beyin ile ilgili çalışmalar çok sınırlı bir durumdadır.
Peki beynimiz tam olarak ne işe yarar?
Bedenimizin tepesinde, adına “kafa” dediğimiz bölümün üst kısmı, “kafatası” adlı sert bir kubbe ile kapatılmış durumdadır. Bu kubbe, içinde son derece hassas bir organ olan beynimizi taşır ve bu nazik dokuyu sağlam bir muhafaza içinde tutabilmek için tasarlanmıştır. Bu sağlam kasa içindeki yumuşak beyin dokusu, dışarıdan bakıldığında pek bir şeye benzemez ve adeta kabuğu kırdığınızda karşınıza çıkan ceviz içi gibi, kıvrımlı yüzeylere sahip, şekilsiz iki farklı yarıdan oluşur. (Canan,s.1)

Beyin ve Katmanlarına dair
Beynimize temel olarak 3 katmanlı bir yapı olarak bakabiliriz. En alt katmanda hayatımızı sürdürmek için yaşamsal öneme sahip (vital) bir takım görevleri(nefes almak, kalbi atması) yerine getiren “beyin sapı” yer alır. Beyin sapı sürüngen beyin olarak da adlandırılır. Bunun sebebi işlevlerinin diğer katmanlara göre daha basit kalması ve her sürüngende yer almasıdır. Beyin sapının üzerinde korku, kaygı, öfke gibi daha çok duygusal alanlarımızı yöneten ve beyin kabuğunun (korteks) altında konumlanan “limbik sistem” yer alır. Limbik sistemin üzerinde insanı gelişmiş bir canlı haline getiren beyin kabuğu ya da korteks vardır. Çok karmaşık olan bu sistem düşünme, karar verme, dıştan gelen uyarıları yorumlara cevap verme, motor aktivitelerini kontrol etme gibi son derece zor işleri düzenler. Beyin kabuğu yapısal olarak dört ana lobdan medyana gelir ve beynin yaklaşık yüzde 76’sını oluşturur. İnsanın sahip olduğu kortekse en yakın kültedeki korteks maymunlara aittir ve insan korteksinin dörtte biri kadardır. Bu açıdan insanın sahip olduğu üst beynin kütlesi diğer tüm canlıların çok çok üzerindedir. İşte bizi diğer canlılardan ayıran ve doğada özel bir konuma sahip olmamızı, 1,5 kilogramlık beynin bu yüzde 76’lık (1,14 kg) kısmına yani kortekse borçluyuz. Peki su, yağ, protein, şeker ve tuzdan yapılma bu karışımda nasıl bir  iksir var ki bizler son derece gelişmiş bir canlı yapıyor?

Beyin serebral korteks adı verilen kısmı dört temel yapıdan oluşur.
1.      Frontal Lob
2.      Occipital Lob
3.      Parietal Lob
4.      Temporal Lob

·         Frontal Lob: Motor işlevler, planlama, algılama muhakeme ve dürtü kontrolü gibi yüksek mertebede beyin işlevlerini yerile getiren ve alın bölgesinde yer alan beyin katmanıdır. Makalemizde insanın etik davranışlar sergilemesini sağlayan ve sürekli olarak limbik sistem çatışan beyin bölgesi de burasıdır.
·         Occipital Lob: Beyin  kabuğunun arka kısmında yer alan görsel algılama ve renk ayrımı gibi işlevleri  yerine getirir. Gözün arkasında bulunan retinaya düşen milyarlarca ışık parçacığını anlamlı bir görüntüye dönüştürür. Bu açıdan occipital loblarda medyana gelebilecek rahatsızlıklar görsel halisünasyonlara ve illizyonlara sebebiyet verebilir.
·         Parietal Lob: Parietal loblar iki işlevsel kısma ayrılır. İlki duyular ve algılama ile ilgili, diğerleri ise duyusal iletilerin özellikle görsel bütünleştirilmesiyle ilgilidir. İlk işlev duyusal bilgiyi bütünleştirmekte ve bunlardan tek bir algı oluşturmaktadır. İkinci işlev çevreyi temsil eden uzaysal koordinat kurmaktır. Bunun yanında mekansal algılama, konuşma ve bilgi işlemesi gibi çok farklı görevleri de yerine getirir.
·         Temporal Lob: Dört temel korteks yapısından biridir. Özellikle limbik sistemde olfaktör korteks, amigdala ve hipokampüs temporal lobda  yer alır. Temporal loblar, duyusal girdilerin organize edilmesinde, işitsel algılamada, dil ve konuşma işlevlerinde ve ayrıca hafıza ilişkilendirilmesi ve oluşturulmasında önemli rol oynamaktadır.
KORTEKS_jpg.jpg



İnsan beynindeki bu temel yapılar, özellikle prefrontal korteks ve limbik sistem arasında bir çatışma söz konusudur. Üst beyin adı verilen korteks, sürekli olarak açlık, cinsellik, korku, kaygı gibi alanları yöneten alt beyin yani limbik sistemi baskılamaya çalışır. Bunu yapmadığı sürece insanın toplumla sağlıklı bir ilişki kurması beklenemez.
Üst beynin bizim kararlarımızdaki en önemli fonksiyonu icra eden parçası Frontal lobdur. Alın lobu(Frontal lob) bazen toplumsallaşma organı olarak da nitelendirilir; çünkü toplumsallaşma dediğimiz olgu da, aslında en ilkel dürtülerimizi bastırmak için uygun devreleri geliştirmekten ibarettir. (Eagleman,s.187)
Alın lobunda meydana gelen hasarlar genellikle ilkel dürtülerin ortaya çıkmasında insanın etik ve ahlaki kurallardan bağımsız davranışlar sergilemesine neden olur. David Eagleman çok satan nörobilim kitabında bu konu ile ilgili örnekler verir.
“Burada Alex adını vereceğim kırk yaşındaki bir adamın hikâyesini ele alalım. Alex’in eşi julia onun cinsel tercihlerinde bir değişimin varlığını fark etmişti. Onu tanıdığı 20 yıl boyunca ilk kez çocuk pornografisine ilgi duymaya başlamıştı. Üstelik öyle böyle bir ilgi de değildi bu. Bütün zamanını çocuk pornografisi sitelerine girip dergi toplayarak geçirmeye başlamış, bir masaj salonundaki genç bir kadından ilişki talebinde bulunacak kadar da ileriye götürmüştü işleri. Bu daha önce kesinlikle yapmadığı bir şeydi. Evlendiği adamı artık tanıyamaz hale gelen Julia, ondaki bu davranış değişikliği karşısında korkmaya başlamıştı. Tüm bunlarla eşzamanlı olarak artan baş ağrılarından da şikayet ediyordu. Julia bunun üzerine onu bir hekime götürdü, o da Alex’i bir nöroloğa yönlendirdi. Uygulanan beyin taramasında, beynin orbitofrontal korteks adı verilen bölgesinde büyük bir tümörün varlığı saptandı. Beyin cerrahları tümörü aldıktan sonra Alex’in cinsel davranışları da normale döndü. Alex’in öyküsü derin  ve merkezi bir noktaya ışık tutmaktadır. Biyolojiniz değişince kararlarının, istekleriniz ve tutkularınız da değişebilir. Doğal farz ettiğiniz güdüler aslında nöral mekanizmanın incelikli ayrıntılarıyla belirlenir. Bu tür güdüler merkezinde davranmanın genelde bir özgür seçim meselesi olduğu düşünülse de kanıtlarla ilgili üstün körü incelemede bile bu varsayımın sınırlarını gözler önüne serer.
Alex’in öyküsünden çıkarılacak dersin daha sonra beklenmedik gelişmelerle güçlendiğini görürüz. Geçirdiği beyin ameliyatından 6 ay kadar sonra pedofilik davranışların yeniden kendini göstermeye başlaması üzerine, eşi onu yine doktora götürdü. Nöroradyolog, tümörün bir kısmının ameliyatta atlanmış olduğunu ve yeniden büyümeye başladığını keşfetti. Alex yeniden bıçak altına yattı. Kalan tümör parçasının da alınmasında sonra davranışları bir kez daha normale döndü.
Alex’te aniden ortaya çıkan pedofili gizli güdü ve arzuların kimi zaman toplumsallığın nöral çarkları arasında fark edilmeksizin gizlenmiş biçimde kalabileceğini gösterir. Alın lobu(frontal lob) hasar gördüğünde insanlar dizginlerinden kurtulup beyinsel demokrasi içerisinde yer alan daha olumsuz unsurların varlığını gözler önüne sererler”.(Eagleman, s.157-157)
Eagleman’ın verdiği örnekte de görüldüğü üzere aslında etik ve ahlaki kodların içselleştirilmesinde ve buna uygun davranışların sergilenmesinde etkin olan beyin mekanizmalarında meydana gelebilecek bir hasar bir anda insanın tüm etik sınırları ihlal edebileceğini bize göstermektedir. Bu açıdan baktığımızda aslında bizi biz yapan ve davranışlarımıza yön veren en temel faktörün nörobilim açısından biyolojimiz olduğunu görmekteyiz. Çünkü nörobilime göre insan her şeyden önce biyolojik bir canlıdır. Nasıl araçlar mekanik birer tasarımlarsa ve mekanik ve elektronik aksamlarda sorunlar meydana geldiğinde araçlar bozuluyorsa insanoğlu için de aynı şey söz konusudur. İnsanın toplumda belli etik kodlar, ahlaki değerler ve davranış kalıplarına uyarak toplumla gerçekleştirdiği entegrasyon süreci (sosyalizasyon) her şeyden önce biyolojik olarak kusursuz işleyen beyin mekanizmaları ile ilgilidir.  

Teoloji Açısından Etik

Gerçek şu ki, Allah adaleti ve iyilik yapmayı, yakınlara karşı cömert olmayı emredip utanç verici ve arsızca olanı, akıl ve sağduyuya aykırı olanı ve azgınlığı, taşkınlığı yasaklıyor; ve size (böyle tekrar tekrar) öğüt veriyor ki, böylece (bütün bunları) belki aklınızda tutarsınız.
(Nahl/90)

İnsanoğlunun gezegen üzerinde dolaşmaya başladığı andan itibaren en çok merak ettiği bir diğer konu da varlığını temellendirecek bir sebep arayışıdır. Ben nasıl var oldum? Bilinçli bir varlığın ürünü müyüm yoksa tamamen tesadüfen mi buradayım? Eğer bir yaratıcım varsa kimdir? Hangi niteliklere sahiptir? Gücü her şeye yeter mi?
İlkel toplumlardan uygar toplumlara kadar insanoğlunun geçirdiği tüm evrelerde varlığını temellendirecek bir ontolojik neden arayışı hep var olagelmiştir. Çünkü insan diğer canlılardan farklı olarak bilmek, öğrenmek gibi kaygılar taşır. Bu kaygıları kimi zaman bir şiirde, bir resimde ya da bir mağara duvarındaki basit çizimlerde görürüz. İnsanoğlunun mağara duvarına çizdiği bizon resmi insanın medeniyet düzeyine göre piramitlere, katedrallere, ihtişamlı camilere evrilse de temelinde hep bu ontolojik merak arayışını görürüz.
Merakı kamçılayan bu varoluşsal sorular belli bir yaşa gelmiş hemen herkesin zihnini kurcalar. Ama toplum bu düşünceleri baskılayacak mekanizmalar da geliştirmiştir. İnsanlar genellikte belli bir dine mensup olan toplumlarda doğduğu için aile bu konuda hazırlıklıdır. Aile içerisinde eğitimini alan çocuk ailenin dine dair ilginlik düzeyine göre derin ya da yüzeysel bir takım cevaplarla ikna edilmeye çalışılır. Kimi çocuk bu cevaplarla ikna olurken kimi ikna olmuş gibi yapar, çok az bir kısmı ise bunların dışında farklı bir yol izleyerek ya yaradılışının temelini tesadüflere bağlar ya da başka bir dine geçer. Tabi bu grup çok azınlıkta kalır. Peki dinin bütün işlevi insanın merak ettiği sorulara hipotez üretmek midir?
Öncelikle dini felsefi açıdan irdelersek Din, genellikle insanın zihnindeki temel sorulara cevap olarak ontolojik ya da kozmolojik (varlık bilimsel ya da evren bilimsel) hipotezler üretir. Yani insan her şeyden önce kendinin ve evrenin nasıl var olduğunu ya da yaratıldığını bilmek ister. Bu sorulara karşı geçmişte sadece din açıklayıcı hipotezler sunmaktaydı. İşte dinin meşruiyet kaynağı da biraz bu bilinmeze yönelik açıklayıcı hipotezlerinde gizliydi. Bilgi (bilinmeze ve bilinene yönelik tüm açıklamalar) bu anlamda meşruiyet kaynağı olmanın yanında iktidara giden yolu da açar. Yıllar önce İngiliz filozofu Francis Bacon’un söylediği “bilmek egemen olmaktır” sözü biraz da bu konuya gönderme yapmaktadır.
Dinin daha da önemli bir hipotez sunduğu alan vardır ki diğer ikisinden daha önemlidir. Çünkü bilim, dinin sunduğu kozmolojik hipotezlere Big Bang, ontolojik hipotezlere ise Evrim Kuramı ile cevap vermiştir. Bu anlamda dinlerin ve mitlerin bu iki alandaki tekeli ortadan kalkmıştır. Fakat hala hükümranlığını sürdürdüğü, belki de sonsuza dek sürdüreceği yegane alan ise metafizik hipotezlerle açıklamaya çalıştığı fizik ötesi alandır. Aslında dinin en önemli meşruiyet dayanakları da buradan gelmektedir. Çünkü bilimin kendi metodolojisinden dolayı metafizik alanda ilgili araştırma ve deney yapma şansı yoktur. Dinlerin materyalizmi reddeden ve spritüel bir doğasının olması işte bu metafizik âlemle ilgili açıklamalarında yatar.
Teolojiye felsefi bir girizgâh yaptıktan sonra semavi dinleri üzerinden genel bir değerlendirme yapabiliriz. Dünya dinleri arasından inananlar açısından önemli bir yer tutan semavi dinlere baktığımızda genel olarak insanlığa benzer mesajların verildiğini görürüz. Musevilik Yahudiler tarafından milli bin din olarak algılansa da temel mesajları tüm insanlığa gönderildiğini iddia eden dinler açısından aynıdır. Örneğin Hz Musa’ya Sina dağında Tanrı tarafından verildiğine inanılan 10 Emire baktığımızda hemen hepsinin diğer kutsal kitaplarda da karşılığı olduğunu görürüz.

1.     Karşımda başka ilahların olmayacak.
Allah ile beraber başka bir ilah(ı ortak) kılmayın. Gerçekten sizi, O'ndan yana açıkça uyarıyorum. (Zariyat/51)

2.     Kendin için oyma put, yukarda göklerde olanın, yahut aşağıda yerde olanın, yahut yerin altında sularda olanın hiç suretini yapmayacaksın, onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin.
Hani İbrahim şöyle demişti: "Bu şehri güvenli kıl, beni ve çocuklarımı putlara kulluk etmekten uzak tut." (İbrahim/35)
3.     Yehova'nın, Rab'ın ismini boş yere ağıza almayacaksın.
Rabbinin adını an ve bütün benliğinle O’na yönel. (İnşirah/8)
4.     Sebt gününü takdis etmek için onu hatırında tutacaksın. Altı gün işleyeceksin ve bütün işini yapacaksın, fakat yedinci gün efendin Rab'e Sebttir. Sen ve oğlun ve kızın, kölen ve cariyen ve hayvanların ve kapılarında olan garibin hiçbir iş yapmayacaksınız. Çünkü Rab gökleri, yeri ve denizi ve onlarda olan bütün şeyleri altı günde yarattı.
Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah'ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız, elbette bu, sizin için daha hayırlıdır. (Cuma/9)
5.     Babana ve anana hürmet edeceksin.
Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini emrettik. Şâyet onlar seni, hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, bu takdirde onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak bana olacaktır ve ben yapmakta olduklarınızı size haber vereceğim. (Ankebut/8)
6.     Öldürmeyeceksin.
            Bu yüzden şu hükmü yazdık İsrailoğullarına: Şüphe yok ki bir insanı öldürmesine, yahut yeryüzünde bozgunculuk etmesine karşılık olmayarak birisini öldüren, bütün insanları öldürmüş gibidir ve kim, birisini kurtarır, diriltirse bütün insanları diriltmiş gibidir. And olsun ki peygamberlerimiz, onlara apaçık delillerle geldiler de gene onların çoğu, bundan sonra yeryüzünde hadlerini aştılar. (Maide/32)
 İsa onlara, “Size sorayım” dedi, “Kutsal Yasa’ya göre Şabat Günü iyilik yapmak mı doğru, kötülük yapmak mı? Can kurtarmak mı doğru, öldürmek mi?” 10 Gözlerini hepsinin üzerinde gezdirdikten sonra adama, “Elini uzat” dedi. Adam elini uzattı, eli yine sapasağlam oluverdi. Onlar ise öfkeden deliye döndüler ve aralarında İsa’ya ne yapabileceklerini tartışmaya başladılar. (Luka/6)
7.     Zina etmeyeceksin.
Ve onlar, Allah ile beraber başka bir ilah'a tapmazlar. (1. Emir) Allah'ın haram kıldığı canı haksız yere öldürmezler (6. Emir) ve zina etmezler. (7. Emir) Kim bunları yaparsa 'ağır bir ceza ile  karşılaşır. (Furkan/68)

Zina etmeyeceksin’ dendiğini duydunuz. Ama ben size diyorum ki, bir kadına şehvetle bakan her adam, yüreğinde o kadınla zina etmiş olur. Eğer sağ gözün günah işlemene neden olursa, onu çıkar at. Çünkü vücudunun bir üyesinin yok olması, bütün vücudunun cehenneme atılmasından iyidir. Eğer sağ elin günah işlemene neden olursa, onu kes at. Çünkü vücudunun bir üyesinin yok olması, bütün vücudunun cehenneme gitmesinden iyidir. (Matta/5)
8.     Çalmayacaksın.
Erkek olsun, kadın olsun, hırsızlık edenlerin, elde ettiklerine karşılık, Allah tarafından ibret verici bir ceza olarak kesin ellerini ve Allah, üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir. (Maide/38)
Hırsızlık eden artık hırsızlık etmesin. Tersine, kendi elleriyle iyi olanı yaparak emek versin; böylece ihtiyacı olanla paylaşacak bir şeyi olsun. (Efesliler/4)
9.     Komşuna karşı yalan şahitlik yapmayacaksın.
Onlar o müminler ki, yalan yere şahitlik etmezler. Boş şeyler söz ve hareketler ile karşılaştıkları zaman yüz çevirerek, vakarla geçip giderler.” (Furkan, 72)
10. Komşunun evine tamah etmeyeceksin, komşunun karısına, yahut kölesine, yahut cariyesine, yahut öküzüne, yahut eşeğine, yahut komşunun hiçbir şeyine tamah etmeyeceksin.

Sonra, daha arttırmam için tamah eder (doyumsuz istekte bulunur). (Müdessir/15)
 Bu nedenle, bedeninizin salt yersel varlığa ilişkin eğilimlerini öldürün: Rasgele cinsel ilişkiyi, iğrençliği, düşük isteği, uygunsuz tutkuyu ve yalancı tanrılara tapıcılıkla eşdeğer olan açgözlülüğü. (Koloseliler/3)

Yukarıdaki semavi kitaplar arasında muazzam bir uyumun olduğu görülür. Bunun nedeni aslında tüm semavi dinlerin Allah tarafından gönderilmesinden kaynaklanır. Bu açıdan küçük nüansların dışında semavi kitaplarda temelde fark yoktur.
Bütün semavi dinlerin öldürmemeyi, hırsızlık yapmamayı, anne-babaya itaat etmek gibi çok evrensel düzeyde mesajları vardır. Bu mesajları inananlarına kabul ettirmek için dinlerin ödül-ceza sistemiyle çalışan mekanizmaları vardır. Daha önceden metafizik hipotezler dediğimiz de aslında kastettiğimiz ahıretteki ödül ceza sistemi ve bunun akabinde cennet cehennem tasavvurudur. İnananlar tanrı buyruklarına ne kadar itaat eder ve onun yasaklarından ne kadar uzaklaşırlarsa ödülleri o kadar fazla olacaktır. Tam tersi bir durum tercih ettiklerinde ise tanrı onlara gazap edecektir. Dinlerin genellikle arkasında dünyevi iktidarlar olmadığı için yaptırımları da dünyevi olmamaktadır.
Dünyadaki 7 milyar insanın yaklaşık olarak yarısı semavi bir dine inanmaktadır. Bu amaçla evrensel değerlerin oluşumunda bu kadim inançların çok önemli bir yeri vardır. Tüm semavi buyruklara baktığımızda bazı evrensel etik kodların ortak olduğunu görürüz. dinler bugün dünya üzerindeki diğer tüm ideoloji, felsefe ya da paradigmalardan çok daha bağlayıcıdır insanlar için. Bu amaçla oluşturulan değerlerin kökenlerinde önemli ölçüde dinsel nitelikli buyrukların olduğunu görürüz. Bunun bir diğer sebebi ise dinin dogmatik doğasında gizlidir. Dinler müntesipleri ile inanç üzerinden bir ilişki kurduğu için insanların bu buyruklara ya da emirlere karşı gelme, onları sorgulama gibi şansları yoktur. Tanrıdan geleni olduğu gibi kabul etmek durumundadır. Son din olarak bilinen İslam’ın “selam, barış” gibi anlamlarının yanında “teslim olma” gibi anlamları da vardır. Bu anlamda Müslüman aslında “teslim olan” anlamı taşır ve bu teslimiyet imanın şartları ile sistematik bir temele oturtulur.  
Bu bölümde insanların etik değerlerinin kökeninde dinin önemli bir yeri olduğunu ve bunun da dinin dogmatik doğasından ve manevi yaptırımlarından dolayı çok daha etkili bir şekilde gerçekleştiğini gördük.


Felsefe açısından Etik

Ruh içindeki zihin denilen şey düşünmeye başlamadığı sürece aslında gerçek değildir.
Aristo, Ruh Üzerine

Bir faaliyet olarak felsefe sorular sormak varsayımlara medyan okumak, gelenekselleşmiş fikirleri gözden geçirmek, kelimelerin anlamını ortaya çıkarmak, kanıtın değerini ölçüp biçmek ve argümanların mantığını incelemektir. (Thompson, S.17) Tarihte pek çok filozof felsefenin hakkını teslim eden tanımlamalara girişmiştir. Örneğin Ludwing Wittegenstein felsefeyi zekamızın tesir altına girmesine karşı dil yoluyla verilen bir mücadele olduğunu ileri sürer. Jaspers ise felsefeyi çözülmemiş meselelerin bilimi olarak görür ve bir defa çözüldükleri takdirde felsefe olmaktan çıkacağını iddia eder. Aslında tüm tanımlar felsefenin bir zihin dinamosu olduğuna işaret etmektedir.

Felsefe günlük hayatla ilintisi olmayan, tamamen hayal âleminde bir öğreti olarak düşünülüp bir kenara atılır. Gerçekte ise günlük hayatla son derece ilintilidir. (Law,s.15) Felsefenin alt dallarına baktığımızda gerek bilgi felsefesi olsun, gerek ahlak felsefesi olsun gerekse varlık felsefesi olsun tüm bu dalların insan hayatıyla şöyle ya da böyle ilgili olduğunu görürüz. Örneğin insanoğlu bilginin mahiyetini anlamak istediği için bilginin ne olduğunu nasıl elde edildiğini, neyin bilip neyi bilemeyeceğini öğrenmek istemiş ve farklı felsefe ekolleri ortaya çıkmıştır. Bilgi insanlık için çok temel bir ihtiyaçtır ve insan sürekli olarak bunun için bir öğrenme arayışına girer. Bundan yüzyıllar öncesine kadar modern bilimin başlatan fitilin ateşini de felsefenin yaktığını görürüz. Ez cümle felsefe aslında hayal ürünü değil bizatihi insanın günlük hayatı üzerinde son derece pragmatik de bir rolü olan da bir alandır.
Felsefenin konumuzla ilintili olan alt dalını ise “etik” yani “ahlak felsefesi” oluşturacaktır. İnsanlar neden ahlaklı olmak zorundadır? Ahlak kavramı neye ve kime göre tanımlanır? İnsan hayatında ahlaklı olmak zorunda mıdır? Bütün bu sorular felsefenin alt dallarından olan “etik” başlığı altında yüz yıllardan beri tartışılagelmiştir. Aristo’dan Kant’a, Epikuros’tan Hume’a kadar pek çok filozof bu konu ile ilgili olarak çok farklı düşünceler belirtmişlerdir. Bu düşünceleri anlamaya ve felsefenin ahlakı nasıl yorumladığına bakacağız.
Felsefede ahlak, anlamsal olarak değerlendirildiğinde cinayet işlemek yanlıştır cümlesi analitik değildir  ve hiçbir deneyci araştırma da böyle olduğunu göstermez. Ayer’e göre aksine etik yargılar duyguların ifadesidir. Filozoflar bu düşünceye karşı çıksa da ahlakın duygusal bir nitelik taşıdığı da savunulabilir. Bu açıdan bakıldığı zaman ahlakın evrensel bir boyut kazanması durumu da söz konusu olmaktadır. (Law, S.115) Başkasının acı çekmesi bize onlara yardım etmek için sebep verir. Ahlaki gerçekçiler, bu iddianın bir tutumdan ziyade nesnel gerçekten bahsettiğini savunur. Kant da ahlakın evrensel olduğunu iddia eder. Herkes için aynı kurallar dizisi olduğunu düşünür. Herkesin ahlaklı davranabilmesi (pek ihtimal dahilinde olmasa da) mümkündür. (Law, S.105)Etik konusunda felsefe de anmazsak eksik kacak bir isim olan Kant’ın Etik ile ilgili düşüncelerine daha detaylı olarak bakalım.
Kant, ancak bir şeyi yapmanın leyhte ve aleyhte nedenlerini anlama yetisine sahip bir yaratığın ahlaka uygun ya da ahlak dışı davranabileceğine, o nedenle ahlakın yalnızca akılcı yaratıklar için olası olduğuna inanıyordu. Zehirli bir yılan ahlak dışın davranmakla suçlanamaz. (Mage, S.136) Kant’ın ahlak yasasının en önemli dayanaklarından biri de Aklı baliğ olmaktır ki bu görüş İslam dini ile de çok paraleldir. Bir hadise göre;
“Üç kişi sorumlu tutulmaz:
• Uyanıncaya kadar uyuyan,
• Bülûğa erinceye kadar çocuk ve aklı başına gelinceye kadar akıl hastası. (Ebu Davud)

Kant’ın saf pratik aklın doğruyu yanlıştan ayırt edebileceği genel ve evrensel düzeyde uygulanabilecek bir prensip oluşturmak istemiştir.
İnsanların ahlaki zorunluluk duygusunu taşıdığı olgusundan yola çıktı ve bunu kategorik buyruk olarak adlandırdı. Diğer bir değişle hepimiz sonuçlarına bakmaksızın “yapmamız gereken” şeyler olduğunu biliriz. Bunun karşısına da tercih edilen sonuca ulaşmak için yapmamız gerekeni ifade eden koşullu buyruğu koydu.

·         Sıkı çalışmalısın. (Kategorik buyruk)
·         Bu işte başarılı olmak için sıkı çalışmalısın. (Koşullu buyruk)

Ahlak felsefesinde Kant’ın amacı kategorik buyruk deneyimini ahlakın evrensel ilkeleri formuyla ifade etmekti. Bu ilkelere genellikle Kant’ın kategorik buyruğunun üç formu olarak olarak atıfta bulunulur. Bunlar çeşitli formlarda kelimeler kullanılarak açıklansa da sonuçta şuna varır.
·         Yapabileceğiniz-ayın zamanda-evrensel bir kural haline gelmesi gereken bir ilkeye dayanarak hareket edin.
·         İnsanlara araç değil amaç olarak davranarak harekete geçin.
·         Amaçlar krallığını yasalaştırıyormuşçasına hareket edin. (Thompson,S.222)
Bunlardan ilki, birinin yapmak istediği şey ne olursa olsun herkes için aynı ilkeye göre hareket edecekmiş gibi hazırlıklı olması gerektiğini ifade eder. Eylemlerimizin ilkesinin evrensel bir kural olmasına hazırlıklı değilseniz bu durumda bireysel koşullarınızla bunun yapmamalısınız.
Ve bu durumda tüm ilkelerin en geneline ve görünüşte en eski olanına ulaşırsınız. Altın kuralın sonucudur: başkalarına kendinize davranılmasını istediğiniz gibi davranmak. (Thompson, S.222)
Bu konu ile ilgili olarak felsefe de ağır basan görüşün aslında ahlakın evrensel bir niteliğine vurgu yapan görüştür.
Daha önceki nörobilim perspektifinden de çıkan sonuç aslında ahlakın biyolojik bir köken aldığı ve nöral devrelerde bir takım bozukluluk meydana geldiği takdirde ahlaki olarak da zaafa düşme durumunda kaldığımızı göstermektedir.
Empirizme çok önemli katkıları olan İskoç filozof David Hume’un da ahlak felsefesi ile ilgili bir takım görüşleri vardır. Felsefesinin genel karakterine uygun olarak, ahlâk olaylarının araştırılmasında da deneyden hareket eder. Ona göre bir insanın ahlâki durumunu ve değerini ortaya koyabilmek için o insanın iç dünyasına bakmalıyız. Bunu doğrudan yapamayız ancak hareketlerine bakmak suretiyle anlayabiliriz. Bu yüzden ahlakî bir muhakemede hareket edebileceğimiz çıkış noktalan fiillerimizdir.Ampirik olarak kazanıldığına inandığı ahlâk kaidelerini, deney ve gözlem yardımıyla tanımlamaya ve çözmeye çalışır. Hareket noktası olarak alınan, övülen ve yerilen özellikler faziletler ve kötülüklerdir. Ferdî olarak değerlendirilen bu özelliklerde faydalı ve hoş olan, ölçü kabul edilir.
Hume'a göre eşyaların tabiatında mevcut olan şey bizim standart hükümlerimizdir. Geometride bir teorem ispatlanır, fizikte sistemler birbirine zıt düşebilir. Fakat şiirin ahengi, ihtirasın sadeliği, zekânın nüktedanlığı zevk vermektedir.Bu bakımdan hiç bir insan bir başkasının güzelliği ile ilgili fikir yürütemez.
Hume Etik ile ilgili görüşlerini "Bütün moral spekülasyonların amacı bizim görevimizi öğretmektir: kötülüğün zararlarını ve faziletin güzelliklerini sunarak, uygun alışkanlıkları ortaya çıkarmaktır ve birinden kaçınmamızı diğerine yaklaşmamızı sağlamaktır"  sözüyle dile getirmiştir.
Filozofların ahlak felsefesindeki düşüncelerinin diğer temel meselelerle bağlantılı olduğunu görmekteyiz.Felsefe bir çözülmemiş meselelerin bilimi olduğu için buradaki konuda da bir konsensüsün oluştuğunu söyleyemiyoruz ama genel olarak ele aldığımızda etik ilkelerde bir evrensel amaç kaygısının güdüldüğünü söyleyebiliriz. Adam öldürmek kötüdür, zayıf ve güçsüz insanlara yardım etmek ise iyidir. Sparta şehir devletlerinde bir erkeğin hırsızlık yapması onun cesaretinin göstergesiydi ama günümüzde hırsızlık konusunda bir uzlaşım olduğunu söyleyebiliriz. Bu elbette ki insanoğlunun ulaştığı medeniyet düzeyi ile doğrudan orantılıdır. Bugün mülkiyet hakkı olarak bilinen temel hakkın kökenleri özellikle 500 yıl geriye götürülebilir. Bundan dolayı geçmişte güçlünün hayatta kalması zayıfın yok olması anlamına gelebilecek “doğanın kanunu” insanların uygarlık düzeyini takip eden yasal düzenlemelerle yerini evrensel etik ilkelere bıraktı. Artık insan hakları evrensel beyannamesi gibi tüm gezegendeki tüm insanlar için ortak değerlerden bahsedebiliyoruz. Avrupa insan hakları mahkemesi gibi uluslar üstü mahkemelerden söz edebiliyoruz. Bunların temelinde tüm insanlar için geçerli  olan ortak bir değer yaratma çabası olduğu olduğu görülür. 

Psikoloji Açısından Etik

Bir insan komplekslerinden kurtulmaya çalışmamalıdır. Tersine onları benimseyip kimliğinin bir parçası yapmalıdır. Çünkü kompleksler bir insanın hayatına yön veren en önemli etkenlerdendir.” 
Sigismund Scholomo Freud
Bu bölümde Etik değerleri ve onları var eden sebepleri, psikoloji paradigması ile değerlendirmeye çalışacağız. Bunun için psikoloji tarihinde önemli yer tutan bilim adamlarının konu ile ilgili çalışmaları üzerinden konuyu tartışacağız.  

Psikoloji, kıta Avrupa’sında ortaya çıkıp Amerika’da gelişmesinden sonra ciddi bir ilerleme kaydetmiştir. İlk olarak Almanya’da Wilhelm Wuntdh zihnin yapısı ile başlayan daha sonra işlevselcilik, davranışçılık gibi çeşitli ekollerin içinde kök saldığı bir bilim dalına dönüştü. Özellikle Amerika’nın psikolojide ciddi ilerlemeler kaydetmesi psikolojinin nesnel veriler ışığında bir bilime dönüşme sürecini hızlandırmıştır. Daha sonraki yıllarda ise psikoloji sadece klinik çalışmaların yer aldığı müstakil bir bilim değil çok farklı disiplinlerde ilişki kuran disiplinler arası çalışmaların aranan bir öğesi haline geldi. Bir asırdan beridir psikolojik veriler pazarlama çalışmalarında da kullanılmaya başlamıştır.

Etik konusunu psikoloji zemininde değerlendirdiğimizde bu bilimde mihenk taşı olarak değerlendirilen Freud’un zihin yapısı teorisi bugün nörobilimin geldiği nokta ile paralellikler göstermiştir.
Freud’un zihin yapısı teorisi, zihin yapısında onun ego dediği kısım büyük çapta bilinçliydi ve dış dünyanın gerçekliğine ayarlanmayı sağlıyordu. Bununla birlikte egoda bilinçdışı işlemlerde oluyordu. Bilinci rahatsız eden ve ruhsal ıstırap veren yaşantıları ego hatırlamak istemiyor ve o yaşantıları bir işlemle bilinç dışına itiyordu.
Çocuklukta bir taraftan anne baba ile özdeşleşme yoluyla onların beklentileri, bir taraftan da başkalarıyla etkileşim çerçevesinde fark edilen zorlayıcı sosyal kurallar içselleştirilir. Böylece Freud’un süper ego iç denetim mekanizması oluşur ve vicdan denilen duygu filizlenir. Super ego, egodan çıkar; fakat sınırlayıcı ve cezalandırıcı bağımsız bir güç olur. Henüz ego ve süper egonun gelişmediği yaşamın ilk yıllarında zihin hemen hemen içgüdüsel duyumlardan ve tepki eğilimlerinden oluşur. Zihnin tam olarak bilinç dışı olan bu yönüne Freud “id” adını verir. Süper egonun egoya gösterdiği şiddet egonun “id”in saldırganlık ve cinsel haz eğilimleriyle temasından ileri gelir. (Özakpınar,S.93)  
Freud’un tespitleri bugün alt beyin yani limbik sistem ile üst beyin yani korteks arasında yaşanan çatışmalara çok benziyor. Freud bu beyin yapılarını ego ve süper ego mekanizmasıyla açıkladı.
Sonuç olarak etik ve ahlaki kodlar insan kişiliğinin bir boyutu olarak değerlendirilmiş ve toplumsal uyum sürecinde üst kişilik boyutu oluşturan kişinin davranışlarında ve kararlarında etkili olmaktadır.

Pazarlama İletişimcileri ne yapmalı?
Şimdiye kadar pazarlama iletişiminde önemli bir mesele olan etik alanına çok farklı disiplinler üzerinden bakmaya çalıştık. Her bir disiplin etik sorumlulukların temelinde farklı bir saik olduğunu düşündürdü bize. Bu durum temelde bilimlerin araştırma alanlarından da kaynaklanan bir sebeple bağlanabilir. Nörobilim, bilimin egemen nesnel ruhuna uygun biçimde daha biyolojik bir açıklama yaparken; felsefe ise yapılan değerlendirmelerin temelinde göreceliliğin olduğu bir tablo çıkardı karşımıza. Teolojik yaklaşımlarda (semavi dinler üzerinden) ise insanları homojen bir açıdan değerlendirerek evrensel bir yasa oluşturma gayreti ön plana çıkar. Psikoloji de ise kişilik boyutları üzerinden bir çatışma ve çatışmadan galip çıkması gereken süper egonun etik ve ahlaki kodlarda ne denli önemli olduğunu gördük. Elbette burada zikretmediğimiz çok daha farklı bir takım düşünceler , ekoller ya da açıklamalar mevcuttur. Biz değerlendirme kriterini belirlerken düşüncelerin ilgili bilimde daha fazla ön plana çıkması ve temel tezimize uyum sağlamasını baz aldık. 

Her şeyin inanılmaz bir hızla üretilip pazara sunulduktan sonra tüketildiği bir dönemi yaşıyoruz. İnsanoğlunun geçmişiyle kıyas kabul etmez bir şekilde hızlı bir üretim ve bunun tetiklediği tüketim sürecine girdik. Brezilyadaki bir kauçuk, Çin’deki emek ve Avrupa’daki bilgiyle buluşup bir araç tekerleğine dönüşebiliyor. Üstelik bunun yapmak geçmişe oranla çok daha kolay. Teknolojinin gelişmesine bağlı olarak üretimin sistematik hale gelmesinden dolayı çok daha hızlı üretiyoruz. Artan bu üretim baskısı pazara sunulan ürünlerin çok çabuk bir şekilde tüketimini zorunlu kılıyor. Eğer ki bu ürün uzun süre dayanma imkânına sahip değilse. İşte bu noktada sistemin devamını sağlama için pazarlama iletişimcileri bazen elindeki tüm imkanlarla tüketicilerin zihnini bombardımana tutarak bu çarkın daha hızlı dönmesine katkıda bulunuyorlar. Bu durum ister istemez etik sorunları da beraberinde getirmektedir.


Pazarlama etiği pazarlama kararları ve etkinlikleri ile ilgili ahlaki değerler, standartlar, davranış biçimleri ve kurallarının incelenmesidir. (Singhapakdi,S.4) Aynı tanımdan hareketle pazarlama iletişimi karar ve etkinliklerin etikselliğinin sorgulanması da pazarlama iletişimi etiğinin kapsamını oluşturur. (Odabaşı-Oyman,S.433)
Pazarlamada yapılan eleştirileri değerlendirdiğimizde temelde iki bakış açısının olduğunu görürüz.

·         Pazarlama iletişimini bir bütün olarak istenmeyen bir etkinlik olarak gören anlayışın ürünü olan eleştiriler
·         Pazarlama iletişiminin uygulamadaki bazı yönlerini yanlış gören, bazı etkinlikleri, kabul edilebilir etkinlikler olarak değerlendiren bir bakışa açısına yönelik olarak eleştiriler. (Odabaşı-Oyman,S.441)

İlk eleştiri özellikle Adorno’nun “yanlış hayat doğru yaşanmaz” sözünde dile getirdiği gibi aslında sistemin kendisi yanlış olduğu için pazarlamacıların da bu noktada bu yanlış olan bir sisteme hizmet ettiği üzerinde odaklamıştır. Bu düşüncenin kısmen doğruluk payı olduğunu düşünüyorum. Bunun sebebi de geçmiş dönemlerle kıyasladığımızda çok daha fazla tükettiğimiz ve bu tüketimin bizi faydadan çok zarara uğrattığıdır. Özellikle belli bir fizyolojik temeli olmayan sadece psikolojik bir takım nedenlerle tüketim faaliyetine girmemiz bizi aslında tükettikçe var olan hedonik bireye dönüştürmektedir.
Diğer noktada ise pazarlamanın bazı yanlış uygulamaları üzerinde bir takım değerlendirmeler yapmak mümkündür. Pazarlama iletişimcisi ister reklamda ister Halkla ilişkilerde ister diğer uygulamalarda olsun üretimin tetiklediği bir tüketim ve satış baskısı ile karşı karşıya kalmaktadır. Bu durum bazen etik değerlerin çiğnenmesine hatta istismara varabilecek süreçlerin kapılarını aralayabilmektedir.
Reklamlarda gerek kadın cinsiyetinin toplumdaki pozisyonları üzerinden gerekse cinsel çekiciliğin arttırılmasında kullanılabilecek bir sembol olması üzerinden pek çok istismara sebebiyet vermektedir. Dünyada var olan belli şablonlar üzerinden (seks satar) bir pazarlama iletişimi kurgusu pazarlamanın tüm iletişim aktivitelerinde sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Buradaki en büyük zararı da yine pazarlama görmektedir. Çünkü güven kaybı toptan olarak pazarlamanın karşı karşıya kalacağı problem olarak görünmektedir. Önceki bölümlerimizde etik eğerleri çok farklı disiplinler üzerinden tartışmaya çalıştık ve bu değerlerin evrensel bir nitelik taşıdığını söyledik. Bu değerler sadece hukuk ya da insan hakları alanında değil ticaretin hemen her noktasında da kendini göstermektedir. Yasal zorunlulukların yanı sıra alandaki profesyonel organizasyonların ilkeleri bu zeminin hazırlanmasına yardımcı olacaktır. 150,000’den fazla üyesi ile 72 ülkede faaliyet gösteren bu tip 215 organizasyon söz konusudur. (Odabaşı-Oyman,S.433)
Bu noktada sadece pazarlama iletişimcilerinin değil kurumsal olarak etik ilkeler yönetim fonksiyonunun doğrudan ilgilendiği bir konu haline gelmelidir. Elbette bu noktada bazı şirketler önemli mesafeler kat etmekle birlikte orta ve küçük ölçekli şirketlerde henüz yeterli regülasyonlardan uzakta görünmektedir.
Pazarlama iletişimcisi yaptığı kampanyanın, yayınladığı bir reklamın ya da bir halkla ilişkiler projesinin az ya da çok milyonlarca insanın bir şekilde etkileyeceğini asla unutmamalıdır. Hedef kitleye yönelik hazırlanan mesaj stratejileri üretim baskısının yarattığı kural tanımaz bir manipülasyon silahına dönüştürülmemelidir.
Her ne kadar tüketim odaklı bir toplumda yaşıyor olsak da bu tam anlamıyla bilinçsiz bir tüketici olduğumuz anlamına gelmelidir. Adam Smith’in tarifini ettiği “tüketici fayda maksimizasyonu ilkesiyle hareket eden bir homo-ekonomicustur” tanımı tüketicinin rasyonel kararlar da verdiğini bize göstermektedir. Tabi ki tüketiciyi salt rasyonel kararlarının yanında özellikle nörobilim bölümünde de ifade ettiğimiz gibi limbik sistem (duyguları yöneten katman)de etkisi altında kalmaktadır. Bazen bize rasyonel gibi gelen pek çok kararın ardında limbik sistemin olduğunu görürüz. Üst beyin bölgesinin buradaki fonksiyonu sadece limbik sistemin ateşlediği güdüyü rasyonalize etmek ya da mantığa bürümektir. Pazarlamacıların etik ilkeleri ihlal etmesinin temel sebeplerinden biri de sürekli olarak bu beyin katmanını mesaj bombardımanına tutarak kısa yoldan amaçlarına ulaşmaya çalışmaktan kaynaklanmaktadır. Bu durum, bazen bir reklamda özellikle çocuklara yönelik ürünlerde köpürtülen ve adeta bir ritüele dönüştürülen tüketim ediminde karşımıza çıkmaktadır. Çocukların bu konuda ebeveynlerinin satın alma kararlarında çok belirleyici olduğu gerçeği de gözden kaçmamalıdır.
Toplumsal cinsiyet olarak baktığımızda pazarlamacıların düştüğü diğer bir hata da toplumdaki yanlış yerleşik kalıplar üzerinden bir strateji inşa etme durumudur. Ata-erkil bir toplumun düşünme kalıplarına uygun bir şekilde kadının korunmaya muhtaç, sadece anne rolüne ağırlık veren ve toplumda anne olmanın dışında farklı bir figür olarak değerlendirilmeyen arkaik bir paradigmanın da izleri görülmektedir. Özellikle anneliği ön plana çıkaran bebeklere yönelik ürünlerde bu durum daha sık bir şekilde karşımıza çıkmaktadır.
Pazarlama iletişimi sadece bir pazarlama faaliyeti değildir. Bunun dışında kitlelere bir felsefe, bir hayat tarzı da satar. Bu amaçla pazarlama iletişiminin sadece kısa vadeli hedeflere yönelik olarak kullanılması toplum nezdinde güven bunalımına sebep olmasının yanında en büyük zararı yine kendine yapacaktır. Etik değerleri dikkate almak bir kurum için asla lüks olarak değerlendirmemelidir. Nasıl ki her insanın belli etik sorumlulukları varsa pazarlama iletişimcileri de bundan münezzeh değildir ve de olmamalıdır.





 KAYNAKÇA

CANAN Sinan,(2013), Kafamızdaki Sağ ve Sol, < http://www.sinancanan.net/?p=404 >, erişim: 5 Ocak 2006.
EAGLEMAN, David, İncognito-Beynin Gizli Hayatı,Domingo Yayınevi,İstanbul, 2013
LAW Stephen, Felsefe, İnkılap Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 2010
MAGEE Bryan, Felsefenin Öyküsü, Dost Kitapevi, 2. Baskı, Ankara, 2010
ODABAŞI Yavuz ve OYMAN Mine, Pazarlama İletişimi Yönetimi, Mediacat Yayınları,12. Baskı, Eskişehir, 2002
ÖZAKPINAR Yılmaz, Psikoloji Tarihi,Ötüken Yayınevi,pp İstanbul, 2013

THOMPSON Mel, Felsefeyi Anlamak, Optimist Yayınevi, İstanbul, 2013

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder