Cumhuriyetin birincil erdeminin hafıza olmasına karşılık, demokrasinin gücü unutmada yatar. İnsanın insanı yaptığı yerde, doğan her çocuk 6000 yaşındadır. Eğer elinizde tarihten başka bir şey yoksa, geçmişten kendinizi ayırmanız, kendi kendinizi sakatlamanızdır. İnsanı yapan Tanrı olduğunda ise, Tanrı onu her doğuşunda yeniden yapar. O macerasına sıfırdan başlar. Cumhuriyette bundan dolayı en büyük değer kütüphaneye, demokraside ise televizyona verilir. Çünkü kütüphanelerin, kendilerine ibadet edilmesi kültürü belirleyen büyük ölülerin saygıdeğer mezarlıkları olmasına karşılık, televizyon zevkli bir biçimde zamanı öldürür. Cumhuriyet bir kütüphane gibi, yaşayanlardan çok ölülerden meydana gelir. Oysa demokraside, televizyonda olduğu gibi, yaşayanlara bilgi vermek hakkına sahip olanlar yalnızca yaşayanlardır. Her sistemin mahzurları vardır ve bunlar tartışma konusudur. 9 Kasım 2012 Cuma
Cumhuriyetçi misiniz, demokrat mı?
Cumhuriyetin birincil erdeminin hafıza olmasına karşılık, demokrasinin gücü unutmada yatar. İnsanın insanı yaptığı yerde, doğan her çocuk 6000 yaşındadır. Eğer elinizde tarihten başka bir şey yoksa, geçmişten kendinizi ayırmanız, kendi kendinizi sakatlamanızdır. İnsanı yapan Tanrı olduğunda ise, Tanrı onu her doğuşunda yeniden yapar. O macerasına sıfırdan başlar. Cumhuriyette bundan dolayı en büyük değer kütüphaneye, demokraside ise televizyona verilir. Çünkü kütüphanelerin, kendilerine ibadet edilmesi kültürü belirleyen büyük ölülerin saygıdeğer mezarlıkları olmasına karşılık, televizyon zevkli bir biçimde zamanı öldürür. Cumhuriyet bir kütüphane gibi, yaşayanlardan çok ölülerden meydana gelir. Oysa demokraside, televizyonda olduğu gibi, yaşayanlara bilgi vermek hakkına sahip olanlar yalnızca yaşayanlardır. Her sistemin mahzurları vardır ve bunlar tartışma konusudur. Diyanet'in ''Tesettür Fetvası''
Türkiye uzun bir süredir “basörtüsü”, medyatik ismi ile
“türban” sorununu tartisiyor. 28 Subat süreci ile iyice alevlenen bu tartisma
kisa zamanda bitecege de benzemiyor. Aslinda çarsaf, basörtüsü ya da türban,
Türkiye’de iktidari elinde bulunduran ve İslam’i sürekli bir “tehdit unsuru”
olarak algilayan Batici-laikçi egemen azinligin “karabasani” olmustur, yillar
yili. Ve onlarin iktidarini sarsabilecek en ciddi tehlikeyi(!) yani dindar
halki tanimlamak için de hep ayni simgeler kullanilmistir: “Kara çarsaf”,
“sarik”, “sakal” vs.
Türk halkini tepeden inme yöntemlerle “halka ragmen”
Batililastirip çagdas uygarlik düzeyini yakalama hevesine kapilan yönetici
elit, nedense II. Mahmut’tan beri hep kafalarin disiyla ugrasmayi, yani gardrop
devrimciligini, ilerlemenin en kestirme yolu olarak görmüstür. Bu baglamda,
Cumhuriyetin ilk yillarinda erkek kiyafetine iliskin kanuni yaptirimlarla
desteklenen degisiklikler yapilmissa da kadin kiyafeti konusunda asamali bir
yol izlenmistir. Önce “peçe” ile mücadele edilmis, ardindan “çarsaf” gündeme
gelmis sonra da “basörtüsü ve türban” tartismalarina geçilmistir. İsin ilginç
yani, kadinin örtüsü ve giyim-kusami ile ugrasan, onlari bu geri ve ilkel
kabuklarindan “kurtarmaya” (!) çalisan egemen güçler, örtünün “dinle ilgisi”ni
de sürekli gündeme getirmislerdir.
Örtünmeye iliskin islami referanslari bilir-bilmez yere
ulu-orta yorumlamaya, islerine geldigi gibi anlayip dayatmaya çalismislardir.
Oysa islam’in bu konuda getirdigi ilkelerin ve asirlardir tevatür halinde bize
intikal eden uygulamalarin su götürür bir tarafi yoktur. Diyanet’in “tesettür
fetvasi” örtünme konusunu sulandirmak isteyenlere bir cevap niteligi tasidigi
gibi önemli bir belge olarak saklanmayi da hak ediyor.
T.C. BASBAKANLIK DİYANET İSLERİ BASKANLIGI Din İsleri
Yüksek Kurulu Baskanligi Sayi: B.02.1.DİB.0.10/212 KONU: Tesettür KARAR NO: 6
KARAR TARİHİ: 3.2.1993 DİN İSLERİ YÜKSEK KURULU KARARI
İslâm dininde kadinin kiyafeti ile ilgili olarak zaman
zaman sorulan sorular dolayisiyla konu, kurulumuzca ele alinip incelendi: Nûr
Suresi’nin 30. ayetinde, mü’min erkeklerin harama bakmamalari, namus ve
iffetlerini korumalari emredildikten sonra 31. ayetinde kadinlarla ilgili
olarak meâlen, “Mü’min kadinlara da söyle: Gözlerini (bakmalari haram olan
seylerden) çevirsinler, edep yerlerini korusunlar, -kendiliginden görünen
müstesna- zinetlerini açmasinlar, basörtülerini yakalarinin üzerine salsinlar!”
buyurulmakta ve ayetin devaminda kadinlarin kendiliginden görünmeyen zinet
yerlerini, kimlerin yaninda açabilecekleri belirtilmektedir.
1- HARAMA BAKMAK VE İFFETİ KORUMAK Görüldügü gibi bu
iki ayette hem erkeklerin hem de kadinlarin harama bakmamalari, edep yerlerini
iyice örtülü tutup, iffet ve namuslarini zina, fuhus ve onlara sebep olabilecek
durumlardan korumalari emredilmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v) de “...Gözlerin
zinasi sehvetle bakmaktir...” buyurarak harama bakmayi, göz zinasi olarak
nitelemistir.
1 Ancak, gözün harama tesadüfen ilismesinin kasitli
bakmak hükmünde olmadigi da hadis-i seriflerde belirtilmistir.
2 İslâm alimleri, yukarida mealleri yazili ayetlere ve
konuyla ilgili hadislere dayanarak, erkeklerin ve kadinlarin, nikahli esleri
disinda herhangi bir kimseye sehvetle bakmalarinin haram oldugu üzerinde
müttefiktirler. Tedavi, sahitlik ve evlenme maksadi gibi, zaruret veya ihtiyaç
halindeki bakmalara, fikihta belirtilen sartlar ve ölçüler dahilinde müsaade
edilmistir. Fitne tehlikesi ve sehvet korkusu olmamak kaydi ile, gerek
erkeklerin ve gerekse kadinlarin, kendi yakinlarindan ve yabancilardan
kimselere ve nerelerine bakip bakmayacaklarina dair hükümler, delilleri ile
birlikte fikih kitaplarinda mevcuttur.3
2- ÖRTÜNME Nûr Suresi’nin 31. ayetinde zikredilen bu
emirlerden sonra kadinlarin örtünmesi ile ilgili olarak da, -kendiliginden
görünenler müstesna- zinetlerini, zinet yerlerini açmamalari ve basörtülerini
yakalarinin üzerine salmalari emredimistir. Cahiliye devrinde basini örten
kadinlar, basörtülerini enselerine baglar veya arkalarina saliverirlerdi. ALLAH
Teâlâ, bu ayetle, İslâm’dan önceki bu adeti kesinlikle yasaklayarak mü’min kadinlarin
-kendiliginden görünen hariç- zinetlerini, zinet yerlerini açmamalarini ve
basörtülerini; saçlarini, baslarini, kulaklarini, boyun, gerdan ve gögüslerini
iyice örtecek sekilde yakalarinin üzerine salmalarini emretmistir. Hz. Âise
(r.a), “ALLAH ilk muhacir kadinlara rahmet eyleye! Yüce ALLAH “Mü’min kadinlar
basörtülerini yakalarinin üzerine salsinlar!” ayetini indirince, onlar
eteklerinden bir parça keserek, onunla baslarini örttüler” der”
.4 Yine Hz. Aise (r.a) bir gün ensar kadinlarindan
sitayisle bahsederken, buna benzer bir ifade ile, basörtüsü emrine nasil
uyduklarini anlatir.5
3- ÖRTÜLMESİ GEREKLİ OLMAYAN KISIMLAR Örtülmesi
emredilen, zinetten istisna edilen ve mücmel olarak geçen “kendiliginden
görünen” ifadesi; ashabdan Hz. Ali, İbn Abbas, İbn Ömer, Enes, tabiîlerden Said
b. Cübeyr, Atâ, Mücâhid, Dahhâk, Mücahid; imamlardan Ebû Hanîfe, Mâlik ve Evzaî
(r.a)’nin de dahil oldugu İslâm alimlerinin çogunlugu tarafindan; “Yüz ve
bileklere kadar eller” olarak tefsir edilmistir.6
4- ÖRTÜLMESİ GEREKLİ OLAN KISIMLAR Ayetteki
“kendiliginden görünen” mücmel ifadeyi -az da olsa- farkli tefsir eden alimler,
kadinlarin, istisna disinda kalan zinetlerini ve zinet yerleri olan saç, bas,
boyun, kulak, gerdan, gögüs, kol ve bacaklarin örtülmesi olarak anlamislar ve
bunlardan herhangi birini açmalarinin caiz olmadigi hükmünde ittifak
etmislerdir.7 Kadinlarin, bu zinet yerlerini kimlerin yanlarinda açabilecekleri
ise, ayetin devaminda bildirilmektedir.
Bu âyet–i kerime nazil olunca, yukarida rivayet edilen
hadislerle de sabit oldugu üzere, ensar ve muhacir kadinlarin, eteklerinden bir
parça keserek, onunla baslarini örtmeye acele etmeleri, Hz. Âise (r.a)’nin
ablasi Esmâ (r.a)’nin, ince bir elbise ile Hz. Peygamber (a.s)’in huzuruna
çiktigi zaman, Hz. Peygamber’in “ergenlik çagina gelen bir kadinin elleri ve
yüzü disinda kalan yerlerini göstermesinin caiz olmadigini” bildirmesi, yine
Hz. Peygamber’in, bileklerinin dört parmak yukarisini isaret ederek, “ALLAH’a
ve ahiret gününe iman eden bir kadina, ergenlik çagina gelince yüzü ve suraya
kadar elleri hariç, herhangi bir yerini açmasi caiz degildir.” buyurmasi;
sözkonusu ayetteki emirlerin vücub için olduguna, kadinlarin yukarida sayilan
zinet yerlerini örtmekle yükümlü olduklarina delalet etmektedir.
5- ÖRTÜNMENİN GAYESİ Dinimizin emrettigi örtünmeden
maksat, kadinin zinetini ve zinet yerlerini esi veya mahremi olmayan erkeklere
göstermemesi ve yabanci erkekler tarafindan görülmesine meydan vermemesidir. Bu
itibarla örtünün; saçin, ten renginin veya zinetlerin görülmesine engel olacak
kalinlikta, vücut hatlarini göstermeyecek nitelikte olmasi gerekir.8 Bu konuda,
yukarida meali zikredilen hadis-i serifler disinda, daha pek çok hadis-i serif
bulunmaktadir.9 Ahzâb Suresi’nin 60. ayetinde de “Ey Peygamber! Eslerine, kizlarina
ve mü’minlerin kadinlarina söyle: (Evden çikarlarken) üstlerine vücutlarini
iyice örten dis elbiselerini giysinler!
Bu, onlarin iffetli bilinmelerini ve bundan dolayi
incitilmemelerini daha iyi saglar.” buyurulmaktadir. Bu ayette müslüman hanimlarin
evlerinden çikarken, üstlerine vücut hatlarini belli etmeyecek bir dis elbise
almalari, ev kiyafeti ile sokaga çikmamalari emredilmektedir. Nûr Suresi’nin
60. ayetinde ise, yaslanmis kadinlarin, 31. ayette örtülmesi emredilen zinet ve
zinet yerlerini örtmek kaydi ile (manto, pardesü, çarsaf gibi) dis elbiselerini
üstlerine almadan disari çikabilecekleri belirtilerek söyle buyrulmaktadir:
“Bir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmis yasli kadinlarin, zinetlerini
(yabanci erkeklere) göstermeksizin, dis elbiselerini çikarmalarinda,
kendilerine bir vebal yoktur.
Yine de dis elbiseli olmalari, kendileri için
hayirlidir.” NETİCE:
1. Gerek erkeklerin ve gerekse kadinlarin gözlerini
haramdan korumalari,
2. Kadinlarin, vücudun el, yüz ve ayaklari disinda
kalan kisimlarini, aralarinda dinen evlilik caiz olan erkekler yaninda, vücut
hatlarini ve rengini göstermeyecek nitelikte bir elbise (örtü) ile örtmeleri,
3. Basörtülerini, saçlarini, baslarini, boyun ve
gerdanlarini iyice örtecek sekilde yakalarinin üzerine salmalari, dinimizin;
Kitab, sünnet ve ?slâm alimlerinin ittifaki ile sabit olan kesin emridir.
Müslümanlarin bu emirlere uymalari dini bir vecîbedir.
TESETTÜRLE İLGİLİ HADİSLER
1- “Süphe yok ki ALLAH, Ademogluna zinadan payini yazdi
(yani onun kendi iradesini kullanarak isleyecegi zina türünü levh-i mahfuz’da
belirtti, diger bir yoruma göre sehvet sevgisini onun fitratina yerlestirdi).
Artik Ademoglu yazilan payina kesinlikle ulasir. Gözlerin zinasi (sehvetle)
bakmak, dilin zinasi (harami) konusmaktir. Nefis de (zinayi) temenni edip
sehvetlenir ve nihayet ilgili organ bunlarin ortak isteklerini yerine getirmek
suretiyle onlari tasdik eder ve arzularini gerçeklestirmekten imtina etmekle
onlari tekzib eder.”10 buyurur.
2- Ashabdan Cerir bin Abdullah el-Becelî (r.a)’den:
Söyle demistir: “Ben Rasûlüllah (s.a.v)’e (harama) ani bakisin hükmünü sordum.
O, bana, gözümü baska yöne çevirmemi emretti”.11
3- “Ey Ali! Harama (tesadüfen) bakisin ardindan (kasitli)
olarak tekrar bakma; çünkü, süphesiz (tesadüfen olan) birincisi sana (muaf)tir
ve (kasitli olan) sonuncusu sana muaf degildir”.12
4- Hz. Âise (r.a) “ALLAH ilk muhacir kadinlara rahmet
eyleye! ALLAH “Mü’min kadinlar basörtülerini yakalarinin üzerine salsinlar!”
ayetini indirince onlar eteklerinden (bir rivayette en kalin olani) kesip
onunla baslarini örttüler.” der.13
5- Hz. Âise (r.a) bir gün ensar kadinlarindan sitayisle
bahsederken buna benzer bir ifade ile basörtüsü emrine nasil uyduklarini anlatir.14
6- Hz. Âise (r.a) söyle demistir: “Ebû Bekr (r.a)’in
kizi Esmâ (ki Âise validemizin ablasidir) ince bir elbise ile örtülü olarak
Rasûlüllah (s.a.v’in) huzuruna girdi. Rasûlüllah (s.a.v) ondan yüzünü çevirdi
ve kendi mübarek yüzünü ve ellerini isaret ederek; “Ey Esmâ! Kadin erginlik
çagina ulasinca vücudunun surasi ve burasi disinda kalan yerlerinin görülmesi
(gösterilmesi) caiz degildir.” buyurdu.15
7- Yine Hz. Âise (r.a)’den: Söyle demistir: “Rasûlüllah
(s.a.v) bileklerinin dört parmak yukarisini isaret ederek “ALLAH’a ve ahiret
gününe inanan bir kadin ergenlik çagina varinca yüzü ve suraya kadar elleri
disinda herhangi bir yerini açmasi helâl degildir!” buyurdu.16
8- Ebû Hureyre (r.a)’den: Söyle demistir: “Rasûlüllah
(s.a.v) “Ates ehlinden olup, görmedigim iki sinif insan var: (Birisi)
yanlarinda bulunan sigir kuyruklarina benzer kamçilarla insanlari dögen
(iskence yapan) bir kavimdir. (Digeri) giyinik, çiplak birtakim
kadinlardir...”17 buyurdu. D?PNOTLAR 1- Buhâri, (Çagri Yay. ?st. 1981), Kader,
9 (VII, 214); Müslim (Çagri Yay. ?st. 1981) Nikâh, 44 (II, 612, Hadis No: 2152,
2153); Beyhaki, VII, 89. 2- Müslim, Âdâb, 10 (II, 1699, hadis no: 2159);
Tirmizi, Edeb, 28 (V, 101, Hadis No: 2777) Ebû Dâvûd, Nikâh, 44, (II, 609, 610,
Hadis No: 2148, 2149); Müsned, IV, 358, 361; Dârimî (Çagri Yay, ?st. 1981)
?stizân, 15 (s. 674); Rikâk, 3 (s. 694); Beyhâki (1. Baski, Hind, 1353) VII,
90. 3- Serahsî, Mebsût, (Beyrut, 1986) X, 145-165; Nevev;i Minhâc (Celaleddin
Mahalli’ye ait serh ile birlikte, II. Baski, Misir, 1934) II, 206/215; Kashanî,
Beda’i’us-Sanayi’ (Misir 1328/1910) V, 118-125; ?bn Abidin, Reddu’l-Muhtâr,
(Matba’a-i Amire, ?st.) V, 320-329. 4- Buhârî, Tefsir, Tefsir-u Sûreti’n-Nûr,
13 (v, 13) Ebû Dâvud, Libâs 33 (IV, 357); Beyhakî, VII, 88. 5- Ebû Dâvûd,
Libas, 32 (IV, 356). 6- Taberî, Câmi’u’l-Beyân, (Beyrut, 1405/1984); X,
117-121. 7-Taberi, a.g.e., Ayni yer; Fahreddin Râzi, Mefatihu’l-Gayb,
(Matba’atü’l-Behiyye, Misir) XXIII, 201, 210; Kurtubi el-Cami’ Li
Ahkami’l-Kur’an, (Misir, 1361/1942) XII, 222-238 Cassâs, Ahkûmu’l-Kur’an
(Lübnan, Daru’l-Kitabi’l-Arabi) III, 315-3119; ?bnu’l-Arabi, Ahkamu’l-Kur’an
(Lübnan, Dâru’l-Ma’rife) III, 1365-1376; Serahsî, a.g.e., X, 145-165;
Celâluddin Mahallî, Serhu’l-minhâc, III, 206-215; Kâshâni, a.g.e, C., 118-125;
?bn Abidîn, a.g.e., V, 320-329, ?bn Hazm, Merâtibu’l-?cma, s. 29. 8- Serahsî,
a.g.e., X, 155; ?bn Abidin, a.g.e., V, 320-329. 9- Müslim, Libâs, 34 (II, 1680,
Hadis No: 2128), Cennet, 13 (II, 2192, Hadis No: 2128); Müsned, II, 356. 10-
Buhâri Kitabü’l-Kader, 8. Bab, Müslim ayni kitab, 5. bab, Ebû Dâvûd, Nikâh, 4.
babta, Ebû Hüreyre (r.a)’den. 11- Müslim Kitabü’l-âdâb, 10 bab, Tirmizi,
?sti’z’ân 61. bab, Ebû Dâvûd, Nikah Kitabi 44. bab, Ahmed 4/358, Beyhâki
7/90..., Dârimî 2/278, ?sti’zân 15. 12- Tirmizi ?sti’zân 61. bab, Ebû Dâvûd,
Nikâh 44. bab, Ahmed 5/531-532; Dârimî, rikak 3, Beyhâki, 7/90 13- Buhari Nûr
Suresinin tefsiri 13. bab, Ebû Dâvûd, Libas Kitabi 32. bab, Beyhâki 88. 14- Ebû
Dâvûd, Libas Kitabi, 31. bab. 15- Ebû Dâvûd Libas kitabi, 33. bab. 16- Buhari,
Kitabü’l-Kader, 8. bab, Müslim, ayni kitab 5. bab, Ebû Davud, Nikâh, 4. babta,
Ebû Hüreyre, (r.a)’den. 17- Müslim, Kitabü’l-Adab, 10. bab, Tirmizi ?sti’zân,
61. bab, Ebû Dâvûd, Nikah kitabi 44. bab, Ahmed 4/358, Beyhakî, 7/90..., Dârimî
2/278, ?sti’zân 15.
Ahmet Altanın yazdığı savunma yazısı
Malumunuz Ahmet Altan başbakan erdoğan hakkında bir yazı kaleme alınca Tayyip Erdoğan her zamanki refleksi ile bunu hemen bir hukuksal sorunsala dönüştürmüş daha sonra 3. genel seçimlerde yüksek bir oy alınca da "tamam ulan tamam affettim" kabilinden 1 tanesi hariç (Müjdat gezme işiyle uğraşan) tüm davaları geri çekmişti..bu konuda en çok konuşmaya değer şey ise Ahmet Altan'ın yazdığı nefis savunma metniydi..devamı için..
Hasan Karakaya'nın Fatih Altaylı hakkındaki yazısı

bugün yazmak gelmiyor içimden... sövmek istiyorum öncelikle; böyle bir yazıyı kaleme almış olmaktan dolayı hepinizden, özellikle de hanımlardan özür diliyorum. bugün; "seviye" beklemeyin benden... çünkü "çukur"ların seviyesine inmek ve kulaklarına bağırmak istiyorum. ahlak, edep, medeniyet, hoşgörü de beklemeyin. zira; kendimde değilim bugün. son derece öfkeli, kızgın ve kendimi kaybetmiş durumdayım. vücut kimyam bozuk. ağzıma geleni, kağıda döküyorum. kusura bakmayın... özür diliyorum hepinizden...
bugüne kadar; bu köşeyi hanımlar da okuyor diye, mümkün olduğu kadar ''argo" kullanmamaya, mümkün olduğu kadar "sövmemeye" özen gösterdim. ne var ki; okuma hakları ellerinden alınan "başörtülü" öğrenciler için "fahişe" diyebilecek kadar adileşen, pespayeleşen bir "orospu çocuğu"na, hakettiği dilden cevap vereceğim.
dikkat edin; "orospu'nun çocuğu" değil, "orospu çocuğu" diyorum. çünkü; "ana"sının kabahati yok. bilseydi, büyüyünce böyle bir "mahlukat" olacağını hiç doğurur muydu onu?.. evet; o, kafası orospulaşmış bir fahişe!.. o, bir orospu çocuğu!.. o, mümkün değil ki, anasının rahminde büyümüş bir "cenin" olamaz!.. olsa olsa; ''9 ay 10 gün çektiği kabızlık"tan sonra makatından defettiği bir "bok"tur!.. düşünüyorum da; bir "insan"dan, mümkün değil, böyle bir "yaratık" çıkamaz!.. bir kadın, böyle bir "enik" doğuramaz! aklım, havsalam almıyor. hiçbir ana-baba, böylesine bir "pislik", böylesine bir "mikrop" üretemez!.. hele hele; 9 ay boyunca taşıyamaz bünyesinde!..
o halde, nereden çıktı bu mahluk?.. "insan" desen, insana benzemiyor!..
"hayvan"desen, tüm mahlukata hakaret olur!.. kendi dışkısını yiyen "domuz" bile temiz kalır bu "necaset"in yanında!.. iyi de; kim bu alçak?.. nereden çıktı bu şerefsiz?.. öyle bir "necaset parçası" ki, hiçbir "ana"nın rahminden çıkması mümkün değil!.. onun gözünde; okumak için üniversite kapısında bekleyen "başörtülü" öğrenciler birer "fahişe!.." hem de; "bellenmesi gereken bir fahişe!.." depremde çektikleri "acı"ların üzerine, bir de "okula girememe" baskısıyla karşılaşan bir "depremzede öğrenci"nin zulmü protesto için açtığı "7.4 yetmedi mi?" pankartına takmış kafayı.
diyor ki; "size neyin yetip yetmediğini ben biliyorum da, size değmez!.. onu yapmaya bile değmezsiniz!.. sizi gidi alçak fahişeler sizi!.." ben de diyorum ki; hayır; böyle bir "şey"e "insanca" cevap vermek mümkün değil... ona neyin yetip-yetmeyeceğini ben de çok çok iyi biliyorum ama, değmez!.. çünkü; yazdığı kalem bile "küçük" gelir ona!.. o ki; oturduğu "cola şişesi"nden bile zevk alan bir "homoseksüel"dir!.. dolayısıyla; "kalem"ler, "şişe"ler değil, "budaklı odun" lazım, bu alçak homoseksüele!.. ya da, çok iyi bildiği "çarpışan mızrak"lardan ikisi!.. bu "necaset" var ya; program yaptığı "kanalizasyon"dan aradım kendisini: "o şimdi burada yok, denize doğru akıyor o bok!"dediler!.. ağzından "kusmuk" kaleminden "irin" dökülen bu it, asla "yazar" olamaz. büyük bir ihtimalle ya "boynuzlu" bir pezevenk, ya da en yakınlarını pazarlayan bir "deyyus"tur!..
sırf "başörtülü" oldukları için okuma hakkı gaspedilen kız öğrenciler için "200 milyonu bastır soyunsunlar, 300 milyonu ver başka şey yapsınlar" diyebilecek kadar bayağılaştığına göre, merak ediyorum; böyle bir hayvana tahammül edebilmesi için, karısına ne kadar "vizite parası" ödediler?.. ya da; karısı kaç milyona soyunuyor?.. "yatak ücreti" kaç paradır?.. yoksa; "lüks yaşantısı"nı, debdebeli hayatını, karısının "vizite ücretleri"nden kazandığı paralara mı borçlu bu pezevenk?.. rıdvan dilmen'in sözünü ettiği "yazar"lar arasında bu "boynuzlu"da var mı acaba? "daha fazla maaş" için, o da "patron"larına "gönderiyor"mu karısını?.. öyle ya; "kimin kaça soyunacağı" konusunda bu kadar "uzman" olduğuna göre!.. ne demiş eskiler; "kişi, başkalarını da kendisi gibi bilirmiş!.."
zaman zaman; bazı hanım okurlarımın "hassasiyet"lerine duyarlı davranır ve bu "pespaye tetikçi"lere daha ağır ifadeler kullanmamak için kendimi zor tutardım.
hayır; bugün çıkaracağım ağzımdaki baklayı. ister kızın, ister darılın, isterse telefonlara sarılın; ama n'olur, bu kafasındaki "irin"leri satarak para kazanan "orospu çocuğu"na, bugün olsun anladığı dilden cevap vereyim. böyle "it oğlu it"lere az bile yazıyorum. bunlar "balans ayarı"ndan hoşlanır... elleri kızarıncaya kadar alkış tutarlar bütün "dayatma"lara!.. bunlara var ya; balans ayarı değil, aslında iyi bir "alyans ayarı" yapacaksın!.. bol taşlı, büyük başlı "yüzük"leri geçireceksin "büzük"lerine, döndüre döndüre ayar yapacaksın!.. hayır; bunlara karşı "anladığı dilden" konuşmak da çare değil. bundan böyle; anladıkları "stil"den konuşmalı bunlarla!.. nasıl "bellenmek" istiyorlarsa, öyle bellemeli!.. hem de "gazete" diye çıkardıkları "paçavra"ların üzerinde!.. görsünler bakalım; "allah'ın emri" olan başörtüsünü taktığı için namus timsali olan o mağdur öğrencilere "fahişe" demek neymiş!.. görsünler; budaklı odun, "cola şisesi"nin üzerine oturmaya benziyor muymuş!.. görecek!.. bir gün gelecek, cümle alem görecek bu "homo"ların rezilliğini!.. bakalım "o gün" geldiğinde nereye açacaklar?.. ama; dünyanın öteki ucuna da kaçsalar, en ücra köşeye de sinseler, girdikleri delikten çıkarıp, teşhir edeceğim bunları!.. tıpkı; "yahudi"lerin, "naziler"i arayıp, bulduğu ve yargılattırdığı gibi!.. bu "kazurat takımı"nın yaptıkları asla yanlarına kar kalmayacak. "adalet" önünde verecekler hesabını. verdirtmezsem, şerefsizim!.. dost-düşman bilsin gayet iyi biliyorum ki; "ankara"dakilerin özünde, ben bir "vatan haini"yim!.. bir "devlet düşmanı" ve bir "bölücü"yüm!.. ben, "pkk'lıdan da tehlikeli" biriyim!.. çünkü ben "şeriatçı"yım!.. beni öyle görüyorlar, öyle deklare ediyorlar.
ammaaa...
"pkk için mayın" üreten ve yüzlerce mehmetçiğin şehadetine, yüzlercesinin sakat kalmasına yol açan valsella'nın faaliyette bulunduğu italya bir "müttefik", ankara'nın gözünde!.. pkk'ya 12 bin küsur "mayın" satan valsella'nın bağlı olduğu fiat, rahmi koç hazretlerinin "koç holding"i ile "ortak"mış, kimin umurunda?
ankara, ilan etmiş bir kere; italya müttefik, fiat dost, rahmi koç vatansever!.. bu ahval ve şerait içinde, ben de bir "devlet düşmanı"ymışım, iyi mi?..
salvador dali
La persistencia de la memoria (1931) adıyla da bilinen Belleğin Azmi (Eriyen Saatler olarak da anılmaktadır), Salvador Dalí'nin en ünlütablosudur.
1932 yılında 250 ABD Doları karşılığında satılan tablo, 1934 yılından bu yana New York'taki Çağdaş Sanat Müzesi'nde sergilenmeketdir.
Ünlü gerçeküstücü tablo eriyen cep saatlerini konu almaktadır. Bu, Dalí'nin o yıllardaki 'yumuşaklık' ve 'sertlik' anlayışına ışık tutmaktadır.
Yapıt her ne kadar Dalí'nin sanat yaşamındaki Freudçu evrenin bir örneği olsa da, sanatçının bilimsel evreye geçişinden 14 yıl önce yapılmıştır. Dalí'nin bilimsel temelli yapıtlar vermeye başlaması 1945 yılındaki atom bombası kullanımına dayanmaktadır.
Tablonun ortasında "canavar" biçiminde bir insan figürü gözlenebilmektedir. Dalí'nin birçok yapıtında kullandığı bu nesne, sanatçının kendini betimlemesi olarak da algılanmaktadır. Resmin sol alt köşesindeki turuncu saat karıncalarla kaplanmıştır. Dalí; karınca görüngesini, ölümü ve kadın üreme organlarını simgelemek amacıyla da kullanmıştır.
Yapıtın (Mona Lisa'ya benzer biçimde), tamamlandıktan kısa süre sonra kırmızı şarapla ıslatıldığı söylenmektedir.
Hafız Remzi Er Iraktan okuyor..
Kendisi Bagdat dogumlu, orada
tahsilini yapmis, asli Ankara´li olan Hafiz Remzi Er Subhan ilahi ekibi´nin
ayni zamanda yöneticisi ve kurucusudur. 1988-1990 yillarinda Iran ve Fas´ da
dünya Kuran-i Kerim okuma birincisi olan Remzi Er cesitli Kanal ve media
grublarinda canli baglantilarla halka Kuran ziyafetleri vererek cestli tv
programlarina davetli olarak katilmistir. Bu ziyafetleride hala devam etmektedir.
Kuran işte böyle okunur..
kuranın pek çok okuma özelliği vardır.burada önemli olan okuma şeklinden ziyade okunanın kendisidir.çünkü kuran Allah'ın kelamıdır ve bu kelam başlı başına bir değer taşır.burada okuma şekli için teganni yorumları yapılabilir; fakat aklımızdan şunu çıkarmalıyız. bu kelamı bize güzel şekilde yansıtan, kalplerimize kadar indiren ve içimizdeki deruni duyguları harekete geçiren bu güzel sesli kişiye de teşekkür etmeliyiz..
Şehvet Düzeni Kapitalizm....

kainat bir düzen ve denge içinde
yaratılmıştır..bu düzen içinde ne bir şey eksik ne fazladır...madde ve
enerjinin bir bütünleşmesi ile vücuda gelen bu varlık içinde düzen belli
kurallarla sağlanır..bu kurallardan bir de kütlesel çekim kanunudur..belli bir
kütle henüz nedenini bilemediğimiz bir şekilde başka bir kütleyi etrafında
pervane ederek uydulaştırıyır ve bunun sonucunda küçük olana bir aidiyet
bahşeder..küçük kütle artık büyük kütlenin etrafındaki bir uydudan başka bir
şey değildir..uydudaki mündemiç kimlik büyük kütlenin kimliğiyle erir pasivize
olur...bu bilimsel realite ile pek çok toplumsal realite arasında rabita kurmak
mümkündür..çünkü kainat nasıl çalışıyorsa onun içindekiler de onun çalışma
prensiplerini içselleştiriyor kendine katıyordu...yaşadığımız gezegen adı
dünya..diğer gezegenlerden bir farlı var şimdilik..içinde yaşam olan tek
gezegen..bu dünya sadece güneşin etrafında dönmüyor aynı zamanda para ve seksin
etrafında da dönüyor..dünya insanın kendine içkin tüm şehevi arzuları ortaya
serip döktüğü bir sahne..ve bu sahnedeki hükümran düzen kapitalizm..bu düzen
sadece zengine çalışmaz aynı zamanda şehvete de çalışır..çünkü o da
araçsallaştırılabilir..o da paranın bir aracı olabilir..farklı farklı şekillere
bürünüp farklı zamanlarda farklı zeminlerde farklı sunuşlarla paketlenip tüketime hazır bir nesne
olabilir..kapitalizm para eden her şeyi paketleyip satabilme düzenidir..bu
düzende her şey serbest piyasa denen yere çıkar arz talep denklemi ile belli
fiyattan alıcı bulur..insan içgüdülerine en uygun düzendir..çünkü şehveti
bundan daha iyi tatmin edebilen bir sistem şu ana kadar tasarlanmadı..iletişim
araçları ile birlikle dünya bir köye dönüştü ve dolaşıma giren her şey ışık
hızı ile yayılmaya başladı bir tek şey hariç..o da bu düzeni çökertebilecek
olan küresel irade..işte onun yayılması pek mümkün olamadı..çünkü bu araçları
da elinde tutan bu düzenin sadık bekçiler bindiği dalı kesme niyetinde
olmadılar...insandaki potansiyel şehvet kapitalist düzende çok iyi açığa
çıktı..bu düzen belki herkese zenginlik vad etmiyor mu ama belli bir nispette
sistemde paylarına düşen şehvetten nasiplendirebiliyordu onları..dünyanın en
eski mesleklerinden biri sayılan fuhuş bu sistemde çok çeşitli pazarlama
olanakları ile tüketici ile buluşabiliyordu..burada tüketime sunulan insanın
sahip olduğu maddi boyut yani bedendi..tüketici bedenle belli bir zaman
şehvetle bütünleşecek ondan yararlanacak ona dokunanak ve içindeki tüm gizil
arzular belli bir zaman için tenasül uzvundan ersuyu ile dışarı
çıkacaktır..işte o an için beden tüketilip çöp kutusuna atılan bir atık
muamelesi görecektir..hakim güç şehvet galip gelmiş kendi amaçları için
kullandığı bedeni bir çöp nesnesi haline getirmiştir..öte yandan bedenini
serbest piyasa çıkaran seks işçisi bir
çöp nesnesi olduğunu unutarak kendi bedeni üzerinde bir irtifak hakkı elde eden
müşteriden emeğinin karşılığını alarak bedeni yeniden bir sermaye gibi
kullanmaktadır..ve bu sistem hergün kendini yeninden üreterek hayata devam
etmektedir...peki kimse olanların neden farkında olamamaktadır..bu sistem
sadece insanlara şehvet sunan bir sistem değil aynı zamanda onları birer yığın
haline de getirmerktedir.. yığın yani belli amacı olmayan topluluk..bu
topluluğun dikkatinin dağıtılması için haber niteliği taşımaman her detayla
zihinler bombardımana tutulmalı şehvet ve kariyer dışında amaç tanımayan canlı
ölüler yaratılmalıydı..insana dair olan her şey tüm kapital değerlerle ezilmeli
sistem için asker yetiştirilmeliydi..bunun için zihinler fethedilmeliydi...dünyada da
eşitlikle adaleti sadece tanrı vad edebilir..bu iki değer asla birbiriyle aynı
anda var olamaz..bunun en temel sebebi de şudur..aslında eşitlikle adalet
benzer değerler olarak görülse de birbirine çok zıt kavramlardır..herkesi
eşitlediğiniz bir düzende adaleti tesis edemezsiniz..adaleti tesis için sistemi
regüle ettiğiniz takdir de de eşitlikten taviz verirsiniz..peki bunun sebebi
nedir..bunun sebebi aslında eşitsizliğin insan doğasından kaynaklanıyor
oluşudur..yani eşitsizliği ilk kertede sistem yaratmıyor bizzat insanın doğası
yaratıyordu..çünkü herkes birbirinden farklı özelliklere sahip olarak dünyaya
geliyor..uzunlukları farklı parmaklar gibi insanların da nitelikle
farklılaşıyor kimi daha akıllı kimi daha yakışıklı kimi daha yaratıcı olurken
kimi daha tembel, daha utangaç olabilmektedir..bu temel eşitsizliğe bir de
çevresel etmenle eklenince adete eşitlik düzeni imkansız hale gelmektedir..bu
düzeni değiştirmek için bu yüzden şiddet öngörülmektedir..uzunlukları farklı
parmakları tatlı dille hizaya getirmek nasıl mümkün değilse bu sistemi de
demokratik yollarla sosyalizme çevirmekte mümkün değildir..parmakları hizaya
getirmek için nasıl bıçakla kesilmesi gerekiyorsa insanları eşitlemek içinde
kan dökmek gerekmektedir...sistemi eleştiren her düşünce üretildiği zihinle
birlikte bedenden ayırmak ve zora dayanan bir sistem uygulamak
gerekmektedir..ama bütün bunlar yine de kapitalizmi alternatif bir düzen haline
getirmez..çünkü bu sistem sömürü üretiyor acı üretiyor para için cepheye
sürülecek ölüme hazır bedenler üretiyor...insanı insana yabancılaştıran
şeytani bir düzen üretiyor..bu yüzden aşırılıklardan uzakta insanı insana
yakınlaştıran insanı insanla barıştırmalıyız..özellikle günümüzde buna çok
ihtiyaç var..geçmişte insan sokakta tanımadığı bir insanın açlığını kendine
dert edebiliyordu.. o insanın böyle bir derdi varken günümüz insanının böyle
bir derdi olmanın ötesinde kendi varlığının anlamlandırabilecek düşünsel eforu
sarf etme derdi de yok ...oysa insanın düğer canlılardan ayırıp ona dünya
üzerinde seçkin konum sağlayan yegane esbabı mucibe de bu değil miydi..? şimdi
insan neden böbürlenerek dünya üzerinde yürüyor ki??damarlarına kadar işlemiş
kibirle övünmeye hakkı var mı?ama sistem ne kadar berbat bir hayat yaşasa da ona
özel olduğunu bir şekilde hissettiriyor..reklamlarla potansiyel tüketiciler
sınıf atladıklarını sanarak her şeyin kendi etrafında döndüğünü sanıyor..heyhat
ne büyük bir gaflettir bu...ama onun uykudan uyanma gibi bir derdi de
yoktur..bu sistemde kendine biçilmiş rölü oynayarak bedenini toprağa
sunacaktır...ilk defa geldiği yere gidecektir..insan üzerine bastığı toprağın
aslında kendisi olduğunu o toprağın içine girmeden anlayamaz..bu yüzden
durmadan isteyen şehvetini doyurmak için uğraşır..hergün etrafında toprağın
bağrına giren insanları görmesine rağmen o bunun işin vehametini anlayabilecek
idrakten ne yazık ki yoksundur..
TUNA YILDIRIM
Kaydol:
Yorumlar (Atom)




