9 Kasım 2012 Cuma

Cumhuriyetçi misiniz, demokrat mı?


Cumhuriyetin birincil erdeminin hafıza olmasına karşılık, demokrasinin gücü unutmada yatar. İnsanın insanı yaptığı yerde, doğan her çocuk 6000 yaşındadır. Eğer elinizde tarihten başka bir şey yoksa, geçmişten kendinizi ayırmanız, kendi kendinizi sakatlamanızdır. İnsanı yapan Tanrı olduğunda ise, Tanrı onu her doğuşunda yeniden yapar. O macerasına sıfırdan başlar. Cumhuriyette bundan dolayı en büyük değer kütüphaneye, demokraside ise televizyona verilir. Çünkü kütüphanelerin, kendilerine ibadet edilmesi kültürü belirleyen büyük ölülerin saygıdeğer mezarlıkları olmasına karşılık, televizyon zevkli bir biçimde zamanı öldürür. Cumhuriyet bir kütüphane gibi, yaşayanlardan çok ölülerden meydana gelir. Oysa demokraside, televizyonda olduğu gibi, yaşayanlara bilgi vermek hakkına sahip olanlar yalnızca yaşayanlardır. Her sistemin mahzurları vardır ve bunlar tartışma konusudur. 
Eşitlik 
Cumhuriyet, eşitlikçi (égalitariste) olmaksızın eşitliği sever. Çünkü kabiliyet ve çabaları göz önüne almaksızın koşullar ve ödülleri aynı seviyeye getirmeye çalışan adalet değildir, hınçtır. Söz konusu olan, bunları oranlamaktır -her zaman geçerli olan bir formülü olmayan ve daima zayıf olan çözümü adalet uğruna bitmez tükenmez mücadeleyi gerektiren ebedi problem.- Buna karşılık demokrasinin programında toplumsal eşitlik yoktur. Onda ekonomik eşitsizliklerin yaratmış olduğu problem ne kadar aşılmak istenirse o kadar çok ve o kadar yüksek sesle insanların özgürlüklerinden söz edilir. Eşitlik kavramından demokrat, sadece kanun önünde eşitliği anlamakla yetinebilir. Ancak cumhuriyetçi ona zorunlu olarak maddi şartların belli bir eşitliğini ekler. Ona göre bu olmaksızın yurttaşlık antlaşması sahte bir paylaşmadır. Her gün kaldırımlarda binlerce paryanın veya toplumdışı yoksulların ölmesi, Hindistan'ı gerçek bir demokrasi olmaktan alıkoymaz. New York'ta binlerce evsiz barksızın veya esrarkeşin kışın parklarda uyuması, fakirlerin ve zenginlerin aralarında hiçbir benzerlik olmayan kendi hastaneleri ve okullarının olması özgürlük heykelinin dünya çapındaki ve haklı şöhretine bir halel getirmez. Gelirler veya ücretler arasındaki oranın bire elli olduğu bir memlekette artık cumhuriyetten bahsedilemez; ama demokrasiden bahsedilebilir. Cumhuriyetçi ideal, belli bir oran duygusunu şart koşar. Tesadüfen halkın öğrenmiş olduğu büyük artistlerin veya günün güçlülerinin büyük gelirleri parasız bir demokratta ancak bir omuz silkmesine sebep olur. O bunu teşebbüs hürriyetine verilen basit bir fidye olarak yorumlar. Buna karşılık lüks yığınlarını veya imtiyazların artmasını kınamak, bir cumhuriyetçi için Isparta hayat tarzını veya çileciliği övmek değildir. Yoksulluk bir demokrasiyi üzer; ama bir cumhuriyeti sarsar. Birinci, maksimum bir dayanışma ve birkaç bağış ister. İkinci, minimum bir kardeşlik ve birçok kanun. Birincinin vakıflara havale ettiği şeyi, ikinci önce bakanlardan talep eder. 
Bu iki duyarlılık, güven verici ideolojilere de çevrilebilir ve büyük atalarla birlikte şu tekrar edilebilir: Sosyalizm ve liberalizm sonuna kadar götürülmüş cumhuriyet ve demokrasidir. Yalnız son derece doğru olan bu karşıtlık, "globe" okuyucularına modası geçmiş görünecektir. Çünkü sosyalistlerin, yani "şu eski cumhuriyetçiler"in kendileri artık genç ve farklı bir grup olarak ortaya çıkmak istediklerinden, onlarda toplumsal eşitsizlikler teması "insan hakları" sloganının arkasına geçmektedir.
Bir cumhuriyetçi, insanı yurttaştan ayırmaktan kaçınacaktır. Çünkü bir insana politik haklarını veren, siteye ait olmadır. Bireyin artık bir yurttaş gibi değil, basit bir özel şahıs olarak ele alındığı andan itibaren, ufukta kölelik -ve hemen arkasından kanunların yokluğu demek olan keyfilik- kendini gösterir. Cumhuriyette özgürlük bireylere ancak kanunların gücüyle, yani devletle gelir. Demokratların sadece "insan hakları"ndan bahsetmeleri, buna karşılık cumhuriyetçilerin her zaman buna "yurttaşlık" haklarını eklemeleri hayret verici değildir. Bu onların gözünde bir şarttır, bir tamamlayıcı şey değil. Nasıl ki yine bir cumhuriyetçinin gözünde laiklik hoşgörünün şartı olup onun karşıtı değilse. 
Ancak bu, özel hayatında ve çoğu kez, zamanın havasına boyun eğmeyen cumhuriyetçinin "bireyci", toplumsal olanın baskısına boyun eğen demokratın ise "toplumcu" olmasına engel değildir. Demokrasinin savunduğu bireycilik, o zaman, bireyleri olmayan bir dünyanın ruhu, koyunun tinsel çeşnisi olur. İstatistik, aydın kanaatten daha emin bir biçimde sıradan kanaati destekler ve yüceltir. Farklılığı yücelten, sıradan insanlar ve Ortodoksilerle alay eden, özgürlüğü "istediğini yapma" olarak tanımlayan farklılıkçılar bazen kendi aralarında birbirlerine, özgürlüğü iyi düşünmek ve gerekeni yapmak olarak tanımlayan ölçülü zihinlerden daha fazla benzerler. Rabelais'in "Theleme"si düşünüldüğü yerde değildir.
Bireyler arasındaki ayrılıkları ortadan kaldırmak, öyle bir dünya idealidir ki bu dünyada tartışmanın, tartışan hasımlara sonuçta aralarındaki sivri görüş farklılıklarını töprüleyerek bakış açılarını uzlaştırma imkanı verdiğinde faydalı olduğu söylenir -sanki demokrasi bize başkalarına karşı bu ödevi, yani onunla uyuşma ödevini empoze ediyormuş gibi.- Cumhuriyette ise aralarındaki görüş ayrılıklarını açıklığa kavuşturmak, hatta karşılıklı saygı içinde onları keskinleştirmek için, tartışmanın yararlı olduğu düşünülür. Cumhuriyetçinin parolası "uç görüşler beni ilgilendiriyor"dur. Demokratın ki ise "aşırı olan her şey, değersiz"dir. Cumhuriyetçinin hedefi, uygunsuz olanı kibarlıkla birleştirmektir. Her şeyden önce rahatsız edici (incommode) zihinlere ihtiyacı olan bu rejimin kendisinin rahatsız edici olduğu anlaşılmaktadır. Homo Republicanus & Homo Democraticus 
Toplumsal mutabakatla (consensus) çalışan demokrasinin sıkıntısını gidermek için sık ve moda şeyler olarak vardır. Moda onun konformizmini renklendiren bir gölge ödevi görür. Aşırı mağrur ve yüce ruhlu Stendhal, cumhuriyetçinin en iyi örneğidir. Dostu Mérimée ise derin bir demokrat. Ve Hugo cumhuriyetçi, Sainte-Beuve demokrattır (Flaubert ne biri ne diğeridir.) Yoksulların dostu, demokrasinin açık savunucusu ve sonuna kadar toplumun çoğunluğunu arkasında bulmuş olan III. Napoléon'a hayır demek için biraz "senyör" olmak lazımdı. Azınlıkta kalan bir cumhuriyetçi öfkelenir, köpürür, azınlıkta kalan bir demokrat ise çöker, yok olur.
Bugün "kim, nedir"den daha revaçta bir grup oyunu olamaz. Joxe ve Chènement cumhuriyetçi mi? Lang ve Jospin demokrat mı? Chevènement Okul'a saygısını gösterdi. Fakat Joxe devlet okullarında başörtüsünü rahatça kabul etmektedir. Hiçbir şey basit değil. Mitterrand zor durumlarda cumhuriyetçi, işler yolunda gittiğinde ise demokrat görünüyor (tersinden daha iyi). O iki başlı Janus gibi. Bugün Elyée'de rahat günlerinin keyfini çıkarıyor. Michel Rocard demokrat bir tip. İktidar koridorlarında her tarafta cumhuriyetçiler gerilemiş durumdalar. Genel kural olarak cumhuriyetçi ekonomiden hoşlanmaz. Ekonomi de ondan hoşlanmaz. Maliye müfettişlerine gelince, onlar demokrasiye bayılırlar. İdeal olarak ekonominin peşinden koşmanın insanı çabucak idealin kendisinden ekonomi (fedakarlık) yapmaya götürdüğü bilinmektedir. Bunun tersine hesap yapmasını bilmemek de insanların alın terlerine önem vermektedir. Fazla ekonomicilik cumhuriyeti öldürür mü? Gereğinden az da öldürür. "Le Monde" uzun zaman "Cumhuriyetçi" bir gazete oldu. "Liberation" ise ta baştan beri "demokrat" bir gazetedir. 68 kuşağına bağlılığından ötürü bir tür doğuştan anti-cumhuriyetçi bir gazete.
Bundan uzun kış geceleri için eğlenceli bir küçük karakter tahmin etme oyunu çıkabilir. Tiplerin karşılıklı olarak birbirleri içine nüfuz edişi o kadar güçlüdür ki bir doğruyu ifade etme anında yanılgıya düşeceğinizden emin olabilirsiniz. Ama şunları gözlemenin cazibesine nasıl direnilebilir? Cumhuriyetçinin en iyi olduğu şey, yazı; demokratınki ise sözdür. Biri insanları (erkekler veya kadınlar) araya mesafe koyarak ayartır. O, soğuk biridir. Sadık, ancak bencil bir varlıktır. Diğeri sıcakkanlıdır, kendisiyle daha kolay ilişki kurabilir. Herkese ve hemen zevkli anlar sunabilir. İnsana yakındır; ancak havaidir. Topluluk önünde konuştuğunda cumhuriyetçi tumturaklı veya kırıcı görünür. Söylediği doğru olabilir; ama sahte görünür. Demokrat, neşeli ve esprilidir. Belki söylediği doğru değildir; ama öyle görünür. Demokrat için, eseri liste başı olan biri, tamamen kötü olamaz; tanınmamış bir yazar da gerçekten iyi olamaz. Cumhuriyetçi de 50 en iyi eser listesinde yer alan kitapları okuyabilir; ama aşağıdan yukarıya. Cumhuriyetçi kadın düşmanı mıdır? Demokrat da erkek düşmanı mıdır? Cinsel basmakalıplar kültürümüz için tehlikelidirler, kutuplar ise aydınlatıcı. O halde şöyle diyelim: "Homo Republicanus", erkek türünün kusurlarını taşır; buna karşılık "Homo Democraticus" kadın türünün meziyetlerine sahiptir. Cumhuriyetçi için özellikle geçip giden, gücü kemiren ve tahrip eden zaman önemlidir. Bunun sonucu iş sıkıntısı, gerginliktir. Bütün bunlar kendi kendine olduğu için cumhuriyetçi gerginleşir. Demokrat için ise önemli olan havanın nasıl olduğudur. Ona göre endişeye mahal yoktur, çünkü mevsimler birbirini izleyecek ve yağmurdan sonra güneş ortaya çıkacaktır. Çarşaftan sonra da blujin. Savaştan sonra barışma gelecektir. Demokrat savaşa o kadar az inanır ki ilk silah atışı ile birlikte barışa hazırlanır. Bu, bunalım döneminde tehlikelidir. Acaba akıllı kim, deli kim? Bunu nasıl bilebiliriz? Bu ikisini birleştirmek gerekir. Bu tehlikeleri azaltacaktır. Merak etmeyin; hayat bunu oyun oynar gibi kendi kendisine yapmaktadır. 
Sistemlerdeki Kaymalar 
Politik konuda güzelliklerin değerlendirilmesi hiç tavsiye edilmez. Anormallikler, korkunç şeyler üzerinde durulması tercih edilir. Bu, nedensiz değildir: Onların bize şeylerin temelini, aslını açığa vurdukları söylenir. Bir cumhuriyet patolojisi vardır. Geçen yüzyılda Hippolyte Taine, yani çağdaş solcularımızın en az okuyup, en çok zikrettikleri yazar, geometri zihniyetinin bozduğu, bir insan kavramı adına gerçek insanları küçümseyen, buz gibi acımasız Jakobin hakkında her şeyi söylemiştir. Bu "iğrenç teorisyen", "bu lise öğretmeni" canlı bir halk düşmanıdır. Onun geçişine bakın: Kuru, zayıf, şüphe dolu, gözlerinin derinliklerinde bir giyotinle dolaşır. Konuşmasına bakın: Her şeyi açıklar; ama hiçbir şeyi anlamaz. Bu tutucu karikatürde her şey yanlış değil. Gerçekten hasta bir cumhuriyetin varacağı yer kışla, hasta bir demokrasinin sonu genelevdir. Huzursuz, rahatsız cumhuriyetlerin yolunu otoriteci eğilimler, uysal demokrasilerin yolunu ise demagojik eğilimler gözler. 
Sistemlerdeki kaymaları karşı karşıya koymak uygun olacaktır. Ama her modelin karşıtları burada sahte bir simetri olduğunu haykıracaklardır. Bugün cumhuriyetçi modelin eleştirisinin, hastalığından hareketle yapıldığı bir gerçektir. Böylece onda ilkelerin sağlamlığının davranışların katılığını, tutarlılık iradesinin baskıcı zihniyeti, mantığın dar düşünceliliği gizlediği ortaya konmak istenecektir. Suçlanan cumhuriyetçi ise yapılan iltifatı demokratın kendisine çevirmekte yarar görecektir. Beni mağrur mu buluyorsunuz? (Avrupa'nın bütün ağızlarında "Fransız" olanla en sık birleştirilen sıfat.) Ben de sizi pek mezhebi geniş buluyorum. Ben mi dogmatiğim, genç adam. Aynada kendinize baksanıza, sizden daha fazla her çiçeğe konan olabilir mi? Gevşekliğinizi gizlemek için yumuşaklığınızla (souplesse) övünüyorsunuz. Gerçekçi kim, siz mi? Herhalde çıkarcı, fırsatçı demek istiyorsunuz. Siz beni kavgacı ve yobaz mı görüyorsunuz? Ben de sizi kaypak ve fırdöndü buluyorum. Karşılıklı olarak yapılan bu iltifatlar her iki kampa saflarını sıkılaştırmak imkanını vermektedir. Bunun sayesinde her biri komşusunun çarpıtıcı aynasında kendisini güzel bulmaktadır. Patolojik örneklere dayanılarak yapılan tartışma, narsizmin klasik bir hilesidir.
Cumhuriyetin korkunç biçimlerinin bugün demokrasininkilerden bin defa daha fazla alaylara yol açması bir tesadüf değil. Alayların oranı, kuvvetlerin oranını ifade etmektedir. 1989'un Fransa Cumhuriyeti'nde, cumhuriyet azınlıkta kalmıştır. Bir demokrat için de azınlıkta bulunan daima çirkindir.

Çeviren: Prof. Dr. Ahmet Arslan 

REGIS DEBRAY 

Diyanet'in ''Tesettür Fetvası''


Türkiye uzun bir süredir “basörtüsü”, medyatik ismi ile “türban” sorununu tartisiyor. 28 Subat süreci ile iyice alevlenen bu tartisma kisa zamanda bitecege de benzemiyor. Aslinda çarsaf, basörtüsü ya da türban, Türkiye’de iktidari elinde bulunduran ve İslam’i sürekli bir “tehdit unsuru” olarak algilayan Batici-laikçi egemen azinligin “karabasani” olmustur, yillar yili. Ve onlarin iktidarini sarsabilecek en ciddi tehlikeyi(!) yani dindar halki tanimlamak için de hep ayni simgeler kullanilmistir: “Kara çarsaf”, “sarik”, “sakal” vs.

Türk halkini tepeden inme yöntemlerle “halka ragmen” Batililastirip çagdas uygarlik düzeyini yakalama hevesine kapilan yönetici elit, nedense II. Mahmut’tan beri hep kafalarin disiyla ugrasmayi, yani gardrop devrimciligini, ilerlemenin en kestirme yolu olarak görmüstür. Bu baglamda, Cumhuriyetin ilk yillarinda erkek kiyafetine iliskin kanuni yaptirimlarla desteklenen degisiklikler yapilmissa da kadin kiyafeti konusunda asamali bir yol izlenmistir. Önce “peçe” ile mücadele edilmis, ardindan “çarsaf” gündeme gelmis sonra da “basörtüsü ve türban” tartismalarina geçilmistir. İsin ilginç yani, kadinin örtüsü ve giyim-kusami ile ugrasan, onlari bu geri ve ilkel kabuklarindan “kurtarmaya” (!) çalisan egemen güçler, örtünün “dinle ilgisi”ni de sürekli gündeme getirmislerdir.

Örtünmeye iliskin islami referanslari bilir-bilmez yere ulu-orta yorumlamaya, islerine geldigi gibi anlayip dayatmaya çalismislardir. Oysa islam’in bu konuda getirdigi ilkelerin ve asirlardir tevatür halinde bize intikal eden uygulamalarin su götürür bir tarafi yoktur. Diyanet’in “tesettür fetvasi” örtünme konusunu sulandirmak isteyenlere bir cevap niteligi tasidigi gibi önemli bir belge olarak saklanmayi da hak ediyor.

T.C. BASBAKANLIK DİYANET İSLERİ BASKANLIGI Din İsleri Yüksek Kurulu Baskanligi Sayi: B.02.1.DİB.0.10/212 KONU: Tesettür KARAR NO: 6 KARAR TARİHİ: 3.2.1993 DİN İSLERİ YÜKSEK KURULU KARARI
İslâm dininde kadinin kiyafeti ile ilgili olarak zaman zaman sorulan sorular dolayisiyla konu, kurulumuzca ele alinip incelendi: Nûr Suresi’nin 30. ayetinde, mü’min erkeklerin harama bakmamalari, namus ve iffetlerini korumalari emredildikten sonra 31. ayetinde kadinlarla ilgili olarak meâlen, “Mü’min kadinlara da söyle: Gözlerini (bakmalari haram olan seylerden) çevirsinler, edep yerlerini korusunlar, -kendiliginden görünen müstesna- zinetlerini açmasinlar, basörtülerini yakalarinin üzerine salsinlar!” buyurulmakta ve ayetin devaminda kadinlarin kendiliginden görünmeyen zinet yerlerini, kimlerin yaninda açabilecekleri belirtilmektedir.

1- HARAMA BAKMAK VE İFFETİ KORUMAK Görüldügü gibi bu iki ayette hem erkeklerin hem de kadinlarin harama bakmamalari, edep yerlerini iyice örtülü tutup, iffet ve namuslarini zina, fuhus ve onlara sebep olabilecek durumlardan korumalari emredilmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v) de “...Gözlerin zinasi sehvetle bakmaktir...” buyurarak harama bakmayi, göz zinasi olarak nitelemistir.

1 Ancak, gözün harama tesadüfen ilismesinin kasitli bakmak hükmünde olmadigi da hadis-i seriflerde belirtilmistir.

2 İslâm alimleri, yukarida mealleri yazili ayetlere ve konuyla ilgili hadislere dayanarak, erkeklerin ve kadinlarin, nikahli esleri disinda herhangi bir kimseye sehvetle bakmalarinin haram oldugu üzerinde müttefiktirler. Tedavi, sahitlik ve evlenme maksadi gibi, zaruret veya ihtiyaç halindeki bakmalara, fikihta belirtilen sartlar ve ölçüler dahilinde müsaade edilmistir. Fitne tehlikesi ve sehvet korkusu olmamak kaydi ile, gerek erkeklerin ve gerekse kadinlarin, kendi yakinlarindan ve yabancilardan kimselere ve nerelerine bakip bakmayacaklarina dair hükümler, delilleri ile birlikte fikih kitaplarinda mevcuttur.3

2- ÖRTÜNME Nûr Suresi’nin 31. ayetinde zikredilen bu emirlerden sonra kadinlarin örtünmesi ile ilgili olarak da, -kendiliginden görünenler müstesna- zinetlerini, zinet yerlerini açmamalari ve basörtülerini yakalarinin üzerine salmalari emredimistir. Cahiliye devrinde basini örten kadinlar, basörtülerini enselerine baglar veya arkalarina saliverirlerdi. ALLAH Teâlâ, bu ayetle, İslâm’dan önceki bu adeti kesinlikle yasaklayarak mü’min kadinlarin -kendiliginden görünen hariç- zinetlerini, zinet yerlerini açmamalarini ve basörtülerini; saçlarini, baslarini, kulaklarini, boyun, gerdan ve gögüslerini iyice örtecek sekilde yakalarinin üzerine salmalarini emretmistir. Hz. Âise (r.a), “ALLAH ilk muhacir kadinlara rahmet eyleye! Yüce ALLAH “Mü’min kadinlar basörtülerini yakalarinin üzerine salsinlar!” ayetini indirince, onlar eteklerinden bir parça keserek, onunla baslarini örttüler” der”

.4 Yine Hz. Aise (r.a) bir gün ensar kadinlarindan sitayisle bahsederken, buna benzer bir ifade ile, basörtüsü emrine nasil uyduklarini anlatir.5

3- ÖRTÜLMESİ GEREKLİ OLMAYAN KISIMLAR Örtülmesi emredilen, zinetten istisna edilen ve mücmel olarak geçen “kendiliginden görünen” ifadesi; ashabdan Hz. Ali, İbn Abbas, İbn Ömer, Enes, tabiîlerden Said b. Cübeyr, Atâ, Mücâhid, Dahhâk, Mücahid; imamlardan Ebû Hanîfe, Mâlik ve Evzaî (r.a)’nin de dahil oldugu İslâm alimlerinin çogunlugu tarafindan; “Yüz ve bileklere kadar eller” olarak tefsir edilmistir.6

4- ÖRTÜLMESİ GEREKLİ OLAN KISIMLAR Ayetteki “kendiliginden görünen” mücmel ifadeyi -az da olsa- farkli tefsir eden alimler, kadinlarin, istisna disinda kalan zinetlerini ve zinet yerleri olan saç, bas, boyun, kulak, gerdan, gögüs, kol ve bacaklarin örtülmesi olarak anlamislar ve bunlardan herhangi birini açmalarinin caiz olmadigi hükmünde ittifak etmislerdir.7 Kadinlarin, bu zinet yerlerini kimlerin yanlarinda açabilecekleri ise, ayetin devaminda bildirilmektedir.

Bu âyet–i kerime nazil olunca, yukarida rivayet edilen hadislerle de sabit oldugu üzere, ensar ve muhacir kadinlarin, eteklerinden bir parça keserek, onunla baslarini örtmeye acele etmeleri, Hz. Âise (r.a)’nin ablasi Esmâ (r.a)’nin, ince bir elbise ile Hz. Peygamber (a.s)’in huzuruna çiktigi zaman, Hz. Peygamber’in “ergenlik çagina gelen bir kadinin elleri ve yüzü disinda kalan yerlerini göstermesinin caiz olmadigini” bildirmesi, yine Hz. Peygamber’in, bileklerinin dört parmak yukarisini isaret ederek, “ALLAH’a ve ahiret gününe iman eden bir kadina, ergenlik çagina gelince yüzü ve suraya kadar elleri hariç, herhangi bir yerini açmasi caiz degildir.” buyurmasi; sözkonusu ayetteki emirlerin vücub için olduguna, kadinlarin yukarida sayilan zinet yerlerini örtmekle yükümlü olduklarina delalet etmektedir.

5- ÖRTÜNMENİN GAYESİ Dinimizin emrettigi örtünmeden maksat, kadinin zinetini ve zinet yerlerini esi veya mahremi olmayan erkeklere göstermemesi ve yabanci erkekler tarafindan görülmesine meydan vermemesidir. Bu itibarla örtünün; saçin, ten renginin veya zinetlerin görülmesine engel olacak kalinlikta, vücut hatlarini göstermeyecek nitelikte olmasi gerekir.8 Bu konuda, yukarida meali zikredilen hadis-i serifler disinda, daha pek çok hadis-i serif bulunmaktadir.9 Ahzâb Suresi’nin 60. ayetinde de “Ey Peygamber! Eslerine, kizlarina ve mü’minlerin kadinlarina söyle: (Evden çikarlarken) üstlerine vücutlarini iyice örten dis elbiselerini giysinler!

Bu, onlarin iffetli bilinmelerini ve bundan dolayi incitilmemelerini daha iyi saglar.” buyurulmaktadir. Bu ayette müslüman hanimlarin evlerinden çikarken, üstlerine vücut hatlarini belli etmeyecek bir dis elbise almalari, ev kiyafeti ile sokaga çikmamalari emredilmektedir. Nûr Suresi’nin 60. ayetinde ise, yaslanmis kadinlarin, 31. ayette örtülmesi emredilen zinet ve zinet yerlerini örtmek kaydi ile (manto, pardesü, çarsaf gibi) dis elbiselerini üstlerine almadan disari çikabilecekleri belirtilerek söyle buyrulmaktadir: “Bir nikâh ümidi beslemeyen, çocuktan kesilmis yasli kadinlarin, zinetlerini (yabanci erkeklere) göstermeksizin, dis elbiselerini çikarmalarinda, kendilerine bir vebal yoktur.

Yine de dis elbiseli olmalari, kendileri için hayirlidir.” NETİCE:

1. Gerek erkeklerin ve gerekse kadinlarin gözlerini haramdan korumalari,

2. Kadinlarin, vücudun el, yüz ve ayaklari disinda kalan kisimlarini, aralarinda dinen evlilik caiz olan erkekler yaninda, vücut hatlarini ve rengini göstermeyecek nitelikte bir elbise (örtü) ile örtmeleri,

3. Basörtülerini, saçlarini, baslarini, boyun ve gerdanlarini iyice örtecek sekilde yakalarinin üzerine salmalari, dinimizin; Kitab, sünnet ve ?slâm alimlerinin ittifaki ile sabit olan kesin emridir. Müslümanlarin bu emirlere uymalari dini bir vecîbedir.

TESETTÜRLE İLGİLİ HADİSLER

1- “Süphe yok ki ALLAH, Ademogluna zinadan payini yazdi (yani onun kendi iradesini kullanarak isleyecegi zina türünü levh-i mahfuz’da belirtti, diger bir yoruma göre sehvet sevgisini onun fitratina yerlestirdi). Artik Ademoglu yazilan payina kesinlikle ulasir. Gözlerin zinasi (sehvetle) bakmak, dilin zinasi (harami) konusmaktir. Nefis de (zinayi) temenni edip sehvetlenir ve nihayet ilgili organ bunlarin ortak isteklerini yerine getirmek suretiyle onlari tasdik eder ve arzularini gerçeklestirmekten imtina etmekle onlari tekzib eder.”10 buyurur.

2- Ashabdan Cerir bin Abdullah el-Becelî (r.a)’den: Söyle demistir: “Ben Rasûlüllah (s.a.v)’e (harama) ani bakisin hükmünü sordum. O, bana, gözümü baska yöne çevirmemi emretti”.11

3- “Ey Ali! Harama (tesadüfen) bakisin ardindan (kasitli) olarak tekrar bakma; çünkü, süphesiz (tesadüfen olan) birincisi sana (muaf)tir ve (kasitli olan) sonuncusu sana muaf degildir”.12

4- Hz. Âise (r.a) “ALLAH ilk muhacir kadinlara rahmet eyleye! ALLAH “Mü’min kadinlar basörtülerini yakalarinin üzerine salsinlar!” ayetini indirince onlar eteklerinden (bir rivayette en kalin olani) kesip onunla baslarini örttüler.” der.13

5- Hz. Âise (r.a) bir gün ensar kadinlarindan sitayisle bahsederken buna benzer bir ifade ile basörtüsü emrine nasil uyduklarini anlatir.14

6- Hz. Âise (r.a) söyle demistir: “Ebû Bekr (r.a)’in kizi Esmâ (ki Âise validemizin ablasidir) ince bir elbise ile örtülü olarak Rasûlüllah (s.a.v’in) huzuruna girdi. Rasûlüllah (s.a.v) ondan yüzünü çevirdi ve kendi mübarek yüzünü ve ellerini isaret ederek; “Ey Esmâ! Kadin erginlik çagina ulasinca vücudunun surasi ve burasi disinda kalan yerlerinin görülmesi (gösterilmesi) caiz degildir.” buyurdu.15

7- Yine Hz. Âise (r.a)’den: Söyle demistir: “Rasûlüllah (s.a.v) bileklerinin dört parmak yukarisini isaret ederek “ALLAH’a ve ahiret gününe inanan bir kadin ergenlik çagina varinca yüzü ve suraya kadar elleri disinda herhangi bir yerini açmasi helâl degildir!” buyurdu.16

8- Ebû Hureyre (r.a)’den: Söyle demistir: “Rasûlüllah (s.a.v) “Ates ehlinden olup, görmedigim iki sinif insan var: (Birisi) yanlarinda bulunan sigir kuyruklarina benzer kamçilarla insanlari dögen (iskence yapan) bir kavimdir. (Digeri) giyinik, çiplak birtakim kadinlardir...”17 buyurdu. D?PNOTLAR 1- Buhâri, (Çagri Yay. ?st. 1981), Kader, 9 (VII, 214); Müslim (Çagri Yay. ?st. 1981) Nikâh, 44 (II, 612, Hadis No: 2152, 2153); Beyhaki, VII, 89. 2- Müslim, Âdâb, 10 (II, 1699, hadis no: 2159); Tirmizi, Edeb, 28 (V, 101, Hadis No: 2777) Ebû Dâvûd, Nikâh, 44, (II, 609, 610, Hadis No: 2148, 2149); Müsned, IV, 358, 361; Dârimî (Çagri Yay, ?st. 1981) ?stizân, 15 (s. 674); Rikâk, 3 (s. 694); Beyhâki (1. Baski, Hind, 1353) VII, 90. 3- Serahsî, Mebsût, (Beyrut, 1986) X, 145-165; Nevev;i Minhâc (Celaleddin Mahalli’ye ait serh ile birlikte, II. Baski, Misir, 1934) II, 206/215; Kashanî, Beda’i’us-Sanayi’ (Misir 1328/1910) V, 118-125; ?bn Abidin, Reddu’l-Muhtâr, (Matba’a-i Amire, ?st.) V, 320-329. 4- Buhârî, Tefsir, Tefsir-u Sûreti’n-Nûr, 13 (v, 13) Ebû Dâvud, Libâs 33 (IV, 357); Beyhakî, VII, 88. 5- Ebû Dâvûd, Libas, 32 (IV, 356). 6- Taberî, Câmi’u’l-Beyân, (Beyrut, 1405/1984); X, 117-121. 7-Taberi, a.g.e., Ayni yer; Fahreddin Râzi, Mefatihu’l-Gayb, (Matba’atü’l-Behiyye, Misir) XXIII, 201, 210; Kurtubi el-Cami’ Li Ahkami’l-Kur’an, (Misir, 1361/1942) XII, 222-238 Cassâs, Ahkûmu’l-Kur’an (Lübnan, Daru’l-Kitabi’l-Arabi) III, 315-3119; ?bnu’l-Arabi, Ahkamu’l-Kur’an (Lübnan, Dâru’l-Ma’rife) III, 1365-1376; Serahsî, a.g.e., X, 145-165; Celâluddin Mahallî, Serhu’l-minhâc, III, 206-215; Kâshâni, a.g.e, C., 118-125; ?bn Abidîn, a.g.e., V, 320-329, ?bn Hazm, Merâtibu’l-?cma, s. 29. 8- Serahsî, a.g.e., X, 155; ?bn Abidin, a.g.e., V, 320-329. 9- Müslim, Libâs, 34 (II, 1680, Hadis No: 2128), Cennet, 13 (II, 2192, Hadis No: 2128); Müsned, II, 356. 10- Buhâri Kitabü’l-Kader, 8. Bab, Müslim ayni kitab, 5. bab, Ebû Dâvûd, Nikâh, 4. babta, Ebû Hüreyre (r.a)’den. 11- Müslim Kitabü’l-âdâb, 10 bab, Tirmizi, ?sti’z’ân 61. bab, Ebû Dâvûd, Nikah Kitabi 44. bab, Ahmed 4/358, Beyhâki 7/90..., Dârimî 2/278, ?sti’zân 15. 12- Tirmizi ?sti’zân 61. bab, Ebû Dâvûd, Nikâh 44. bab, Ahmed 5/531-532; Dârimî, rikak 3, Beyhâki, 7/90 13- Buhari Nûr Suresinin tefsiri 13. bab, Ebû Dâvûd, Libas Kitabi 32. bab, Beyhâki 88. 14- Ebû Dâvûd, Libas Kitabi, 31. bab. 15- Ebû Dâvûd Libas kitabi, 33. bab. 16- Buhari, Kitabü’l-Kader, 8. bab, Müslim, ayni kitab 5. bab, Ebû Davud, Nikâh, 4. babta, Ebû Hüreyre, (r.a)’den. 17- Müslim, Kitabü’l-Adab, 10. bab, Tirmizi ?sti’zân, 61. bab, Ebû Dâvûd, Nikah kitabi 44. bab, Ahmed 4/358, Beyhakî, 7/90..., Dârimî 2/278, ?sti’zân 15.                         

             

Ahmet Altanın yazdığı savunma yazısı


Malumunuz Ahmet Altan başbakan erdoğan hakkında bir yazı kaleme alınca Tayyip Erdoğan her zamanki refleksi ile bunu hemen bir hukuksal sorunsala dönüştürmüş daha sonra 3. genel seçimlerde yüksek bir oy alınca da "tamam ulan tamam affettim" kabilinden 1 tanesi hariç (Müjdat gezme işiyle uğraşan) tüm davaları geri çekmişti..bu konuda en çok konuşmaya değer şey ise Ahmet Altan'ın yazdığı nefis savunma metniydi..devamı için..

Işığın ikircikli doğası




Işığın dalga mı yoksa parçacık mı olduğu üzerine yazılmış güzel bir yazı..devamı için

Hasan Karakaya'nın Fatih Altaylı hakkındaki yazısı



bugün yazmak gelmiyor içimden... sövmek istiyorum öncelikle; böyle bir yazıyı kaleme almış olmaktan dolayı hepinizden, özellikle de hanımlardan özür diliyorum. bugün; "seviye" beklemeyin benden... çünkü "çukur"ların seviyesine inmek ve kulaklarına bağırmak istiyorum. ahlak, edep, medeniyet, hoşgörü de beklemeyin. zira; kendimde değilim bugün. son derece öfkeli, kızgın ve kendimi kaybetmiş durumdayım. vücut kimyam bozuk. ağzıma geleni, kağıda döküyorum. kusura bakmayın... özür diliyorum hepinizden...

bugüne kadar; bu köşeyi hanımlar da okuyor diye, mümkün olduğu kadar ''argo" kullanmamaya, mümkün olduğu kadar "sövmemeye" özen gösterdim. ne var ki; okuma hakları ellerinden alınan "başörtülü" öğrenciler için "fahişe" diyebilecek kadar adileşen, pespayeleşen bir "orospu çocuğu"na, hakettiği dilden cevap vereceğim.

dikkat edin; "orospu'nun çocuğu" değil, "orospu çocuğu" diyorum. çünkü; "ana"sının kabahati yok. bilseydi, büyüyünce böyle bir "mahlukat" olacağını hiç doğurur muydu onu?.. evet; o, kafası orospulaşmış bir fahişe!.. o, bir orospu çocuğu!.. o, mümkün değil ki, anasının rahminde büyümüş bir "cenin" olamaz!.. olsa olsa; ''9 ay 10 gün çektiği kabızlık"tan sonra makatından defettiği bir "bok"tur!.. düşünüyorum da; bir "insan"dan, mümkün değil, böyle bir "yaratık" çıkamaz!.. bir kadın, böyle bir "enik" doğuramaz! aklım, havsalam almıyor. hiçbir ana-baba, böylesine bir "pislik", böylesine bir "mikrop" üretemez!.. hele hele; 9 ay boyunca taşıyamaz bünyesinde!..
o halde, nereden çıktı bu mahluk?.. "insan" desen, insana benzemiyor!..

"hayvan"desen, tüm mahlukata hakaret olur!.. kendi dışkısını yiyen "domuz" bile temiz kalır bu "necaset"in yanında!.. iyi de; kim bu alçak?.. nereden çıktı bu şerefsiz?.. öyle bir "necaset parçası" ki, hiçbir "ana"nın rahminden çıkması mümkün değil!.. onun gözünde; okumak için üniversite kapısında bekleyen "başörtülü" öğrenciler birer "fahişe!.." hem de; "bellenmesi gereken bir fahişe!.." depremde çektikleri "acı"ların üzerine, bir de "okula girememe" baskısıyla karşılaşan bir "depremzede öğrenci"nin zulmü protesto için açtığı "7.4 yetmedi mi?" pankartına takmış kafayı.

diyor ki; "size neyin yetip yetmediğini ben biliyorum da, size değmez!.. onu yapmaya bile değmezsiniz!.. sizi gidi alçak fahişeler sizi!.." ben de diyorum ki; hayır; böyle bir "şey"e "insanca" cevap vermek mümkün değil... ona neyin yetip-yetmeyeceğini ben de çok çok iyi biliyorum ama, değmez!.. çünkü; yazdığı kalem bile "küçük" gelir ona!.. o ki; oturduğu "cola şişesi"nden bile zevk alan bir "homoseksüel"dir!.. dolayısıyla; "kalem"ler, "şişe"ler değil, "budaklı odun" lazım, bu alçak homoseksüele!.. ya da, çok iyi bildiği "çarpışan mızrak"lardan ikisi!.. bu "necaset" var ya; program yaptığı "kanalizasyon"dan aradım kendisini: "o şimdi burada yok, denize doğru akıyor o bok!"dediler!.. ağzından "kusmuk" kaleminden "irin" dökülen bu it, asla "yazar" olamaz. büyük bir ihtimalle ya "boynuzlu" bir pezevenk, ya da en yakınlarını pazarlayan bir "deyyus"tur!..

sırf "başörtülü" oldukları için okuma hakkı gaspedilen kız öğrenciler için "200 milyonu bastır soyunsunlar, 300 milyonu ver başka şey yapsınlar" diyebilecek kadar bayağılaştığına göre, merak ediyorum; böyle bir hayvana tahammül edebilmesi için, karısına ne kadar "vizite parası" ödediler?.. ya da; karısı kaç milyona soyunuyor?.. "yatak ücreti" kaç paradır?.. yoksa; "lüks yaşantısı"nı, debdebeli hayatını, karısının "vizite ücretleri"nden kazandığı paralara mı borçlu bu pezevenk?.. rıdvan dilmen'in sözünü ettiği "yazar"lar arasında bu "boynuzlu"da var mı acaba? "daha fazla maaş" için, o da "patron"larına "gönderiyor"mu karısını?.. öyle ya; "kimin kaça soyunacağı" konusunda bu kadar "uzman" olduğuna göre!.. ne demiş eskiler; "kişi, başkalarını da kendisi gibi bilirmiş!.."

zaman zaman; bazı hanım okurlarımın "hassasiyet"lerine duyarlı davranır ve bu "pespaye tetikçi"lere daha ağır ifadeler kullanmamak için kendimi zor tutardım.
hayır; bugün çıkaracağım ağzımdaki baklayı. ister kızın, ister darılın, isterse telefonlara sarılın; ama n'olur, bu kafasındaki "irin"leri satarak para kazanan "orospu çocuğu"na, bugün olsun anladığı dilden cevap vereyim. böyle "it oğlu it"lere az bile yazıyorum. bunlar "balans ayarı"ndan hoşlanır... elleri kızarıncaya kadar alkış tutarlar bütün "dayatma"lara!.. bunlara var ya; balans ayarı değil, aslında iyi bir "alyans ayarı" yapacaksın!.. bol taşlı, büyük başlı "yüzük"leri geçireceksin "büzük"lerine, döndüre döndüre ayar yapacaksın!.. hayır; bunlara karşı "anladığı dilden" konuşmak da çare değil. bundan böyle; anladıkları "stil"den konuşmalı bunlarla!.. nasıl "bellenmek" istiyorlarsa, öyle bellemeli!.. hem de "gazete" diye çıkardıkları "paçavra"ların üzerinde!.. görsünler bakalım; "allah'ın emri" olan başörtüsünü taktığı için namus timsali olan o mağdur öğrencilere "fahişe" demek neymiş!.. görsünler; budaklı odun, "cola şisesi"nin üzerine oturmaya benziyor muymuş!.. görecek!.. bir gün gelecek, cümle alem görecek bu "homo"ların rezilliğini!.. bakalım "o gün" geldiğinde nereye açacaklar?.. ama; dünyanın öteki ucuna da kaçsalar, en ücra köşeye de sinseler, girdikleri delikten çıkarıp, teşhir edeceğim bunları!.. tıpkı; "yahudi"lerin, "naziler"i arayıp, bulduğu ve yargılattırdığı gibi!.. bu "kazurat takımı"nın yaptıkları asla yanlarına kar kalmayacak. "adalet" önünde verecekler hesabını. verdirtmezsem, şerefsizim!.. dost-düşman bilsin gayet iyi biliyorum ki; "ankara"dakilerin özünde, ben bir "vatan haini"yim!.. bir "devlet düşmanı" ve bir "bölücü"yüm!.. ben, "pkk'lıdan da tehlikeli" biriyim!.. çünkü ben "şeriatçı"yım!.. beni öyle görüyorlar, öyle deklare ediyorlar.

ammaaa...
"pkk için mayın" üreten ve yüzlerce mehmetçiğin şehadetine, yüzlercesinin sakat kalmasına yol açan valsella'nın faaliyette bulunduğu italya bir "müttefik", ankara'nın gözünde!.. pkk'ya 12 bin küsur "mayın" satan valsella'nın bağlı olduğu fiat, rahmi koç hazretlerinin "koç holding"i ile "ortak"mış, kimin umurunda?
ankara, ilan etmiş bir kere; italya müttefik, fiat dost, rahmi koç vatansever!.. bu ahval ve şerait içinde, ben de bir "devlet düşmanı"ymışım, iyi mi?..

salvador dali


La persistencia de la memoria (1931) adıyla da bilinen Belleğin Azmi (Eriyen Saatler olarak da anılmaktadır), Salvador Dalí'nin en ünlütablosudur.
1932 yılında 250 ABD Doları karşılığında satılan tablo, 1934 yılından bu yana New York'taki Çağdaş Sanat Müzesi'nde sergilenmeketdir.
Ünlü gerçeküstücü tablo eriyen cep saatlerini konu almaktadır. Bu, Dalí'nin o yıllardaki 'yumuşaklık' ve 'sertlik' anlayışına ışık tutmaktadır.
Yapıt her ne kadar Dalí'nin sanat yaşamındaki Freudçu evrenin bir örneği olsa da, sanatçının bilimsel evreye geçişinden 14 yıl önce yapılmıştır. Dalí'nin bilimsel temelli yapıtlar vermeye başlaması 1945 yılındaki atom bombası kullanımına dayanmaktadır.
Tablonun ortasında "canavar" biçiminde bir insan figürü gözlenebilmektedir. Dalí'nin birçok yapıtında kullandığı bu nesne, sanatçının kendini betimlemesi olarak da algılanmaktadır. Resmin sol alt köşesindeki turuncu saat karıncalarla kaplanmıştır. Dalí; karınca görüngesini, ölümü ve kadın üreme organlarını simgelemek amacıyla da kullanmıştır.
Yapıtın (Mona Lisa'ya benzer biçimde), tamamlandıktan kısa süre sonra kırmızı şarapla ıslatıldığı söylenmektedir.

büyükannenin tv keyfi..



Duygusal amca..


Hafız Remzi Er Iraktan okuyor..



Kendisi Bagdat dogumlu, orada tahsilini yapmis, asli Ankara´li olan Hafiz Remzi Er Subhan ilahi ekibi´nin ayni zamanda yöneticisi ve kurucusudur. 1988-1990 yillarinda Iran ve Fas´ da dünya Kuran-i Kerim okuma birincisi olan Remzi Er cesitli Kanal ve media grublarinda canli baglantilarla halka Kuran ziyafetleri vererek cestli tv programlarina davetli olarak katilmistir. Bu ziyafetleride hala devam etmektedir.

Kuran işte böyle okunur..


kuranın pek çok okuma özelliği vardır.burada önemli olan okuma şeklinden ziyade okunanın kendisidir.çünkü kuran Allah'ın kelamıdır ve bu kelam başlı başına bir değer taşır.burada okuma şekli için teganni yorumları yapılabilir; fakat aklımızdan şunu çıkarmalıyız. bu kelamı bize güzel şekilde yansıtan, kalplerimize kadar indiren ve içimizdeki deruni duyguları harekete geçiren bu güzel sesli kişiye de teşekkür etmeliyiz..

Şehvet Düzeni Kapitalizm....


kainat bir düzen ve denge içinde yaratılmıştır..bu düzen içinde ne bir şey eksik ne fazladır...madde ve enerjinin bir bütünleşmesi ile vücuda gelen bu varlık içinde düzen belli kurallarla sağlanır..bu kurallardan bir de kütlesel çekim kanunudur..belli bir kütle henüz nedenini bilemediğimiz bir şekilde başka bir kütleyi etrafında pervane ederek uydulaştırıyır ve bunun sonucunda küçük olana bir aidiyet bahşeder..küçük kütle artık büyük kütlenin etrafındaki bir uydudan başka bir şey değildir..uydudaki mündemiç kimlik büyük kütlenin kimliğiyle erir pasivize olur...bu bilimsel realite ile pek çok toplumsal realite arasında rabita kurmak mümkündür..çünkü kainat nasıl çalışıyorsa onun içindekiler de onun çalışma prensiplerini içselleştiriyor kendine katıyordu...yaşadığımız gezegen adı dünya..diğer gezegenlerden bir farlı var şimdilik..içinde yaşam olan tek gezegen..bu dünya sadece güneşin etrafında dönmüyor aynı zamanda para ve seksin etrafında da dönüyor..dünya insanın kendine içkin tüm şehevi arzuları ortaya serip döktüğü bir sahne..ve bu sahnedeki hükümran düzen kapitalizm..bu düzen sadece zengine çalışmaz aynı zamanda şehvete de çalışır..çünkü o da araçsallaştırılabilir..o da paranın bir aracı olabilir..farklı farklı şekillere bürünüp farklı zamanlarda farklı zeminlerde farklı sunuşlarla  paketlenip tüketime hazır bir nesne olabilir..kapitalizm para eden her şeyi paketleyip satabilme düzenidir..bu düzende her şey serbest piyasa denen yere çıkar arz talep denklemi ile belli fiyattan alıcı bulur..insan içgüdülerine en uygun düzendir..çünkü şehveti bundan daha iyi tatmin edebilen bir sistem şu ana kadar tasarlanmadı..iletişim araçları ile birlikle dünya bir köye dönüştü ve dolaşıma giren her şey ışık hızı ile yayılmaya başladı bir tek şey hariç..o da bu düzeni çökertebilecek olan küresel irade..işte onun yayılması pek mümkün olamadı..çünkü bu araçları da elinde tutan bu düzenin sadık bekçiler bindiği dalı kesme niyetinde olmadılar...insandaki potansiyel şehvet kapitalist düzende çok iyi açığa çıktı..bu düzen belki herkese zenginlik vad etmiyor mu ama belli bir nispette sistemde paylarına düşen şehvetten nasiplendirebiliyordu onları..dünyanın en eski mesleklerinden biri sayılan fuhuş bu sistemde çok çeşitli pazarlama olanakları ile tüketici ile buluşabiliyordu..burada tüketime sunulan insanın sahip olduğu maddi boyut yani bedendi..tüketici bedenle belli bir zaman şehvetle bütünleşecek ondan yararlanacak ona dokunanak ve içindeki tüm gizil arzular belli bir zaman için tenasül uzvundan ersuyu ile dışarı çıkacaktır..işte o an için beden tüketilip çöp kutusuna atılan bir atık muamelesi görecektir..hakim güç şehvet galip gelmiş kendi amaçları için kullandığı bedeni bir çöp nesnesi haline getirmiştir..öte yandan bedenini serbest  piyasa çıkaran seks işçisi bir çöp nesnesi olduğunu unutarak kendi bedeni üzerinde bir irtifak hakkı elde eden müşteriden emeğinin karşılığını alarak bedeni yeniden bir sermaye gibi kullanmaktadır..ve bu sistem hergün kendini yeninden üreterek hayata devam etmektedir...peki kimse olanların neden farkında olamamaktadır..bu sistem sadece insanlara şehvet sunan bir sistem değil aynı zamanda onları birer yığın haline de getirmerktedir.. yığın yani belli amacı olmayan topluluk..bu topluluğun dikkatinin dağıtılması için haber niteliği taşımaman her detayla zihinler bombardımana tutulmalı şehvet ve kariyer dışında amaç tanımayan canlı ölüler yaratılmalıydı..insana dair olan her şey tüm kapital değerlerle ezilmeli sistem için asker yetiştirilmeliydi..bunun için zihinler fethedilmeliydi...dünyada da eşitlikle adaleti sadece tanrı vad edebilir..bu iki değer asla birbiriyle aynı anda var olamaz..bunun en temel sebebi de şudur..aslında eşitlikle adalet benzer değerler olarak görülse de birbirine çok zıt kavramlardır..herkesi eşitlediğiniz bir düzende adaleti tesis edemezsiniz..adaleti tesis için sistemi regüle ettiğiniz takdir de de eşitlikten taviz verirsiniz..peki bunun sebebi nedir..bunun sebebi aslında eşitsizliğin insan doğasından kaynaklanıyor oluşudur..yani eşitsizliği ilk kertede sistem yaratmıyor bizzat insanın doğası yaratıyordu..çünkü herkes birbirinden farklı özelliklere sahip olarak dünyaya geliyor..uzunlukları farklı parmaklar gibi insanların da nitelikle farklılaşıyor kimi daha akıllı kimi daha yakışıklı kimi daha yaratıcı olurken kimi daha tembel, daha utangaç olabilmektedir..bu temel eşitsizliğe bir de çevresel etmenle eklenince adete eşitlik düzeni imkansız hale gelmektedir..bu düzeni değiştirmek için bu yüzden şiddet öngörülmektedir..uzunlukları farklı parmakları tatlı dille hizaya getirmek nasıl mümkün değilse bu sistemi de demokratik yollarla sosyalizme çevirmekte mümkün değildir..parmakları hizaya getirmek için nasıl bıçakla kesilmesi gerekiyorsa insanları eşitlemek içinde kan dökmek gerekmektedir...sistemi eleştiren her düşünce üretildiği zihinle birlikte bedenden ayırmak ve zora dayanan bir sistem uygulamak gerekmektedir..ama bütün bunlar yine de kapitalizmi alternatif bir düzen haline getirmez..çünkü bu sistem sömürü üretiyor acı üretiyor para için cepheye sürülecek ölüme hazır bedenler üretiyor...insanı insana yabancılaştıran şeytani bir düzen üretiyor..bu yüzden aşırılıklardan uzakta insanı insana yakınlaştıran insanı insanla barıştırmalıyız..özellikle günümüzde buna çok ihtiyaç var..geçmişte insan sokakta tanımadığı bir insanın açlığını kendine dert edebiliyordu.. o insanın böyle bir derdi varken günümüz insanının böyle bir derdi olmanın ötesinde kendi varlığının anlamlandırabilecek düşünsel eforu sarf etme derdi de yok ...oysa insanın düğer canlılardan ayırıp ona dünya üzerinde seçkin konum sağlayan yegane esbabı mucibe de bu değil miydi..? şimdi insan neden böbürlenerek dünya üzerinde yürüyor ki??damarlarına kadar işlemiş kibirle övünmeye hakkı var mı?ama sistem ne kadar berbat bir hayat yaşasa da ona özel olduğunu bir şekilde hissettiriyor..reklamlarla potansiyel tüketiciler sınıf atladıklarını sanarak her şeyin kendi etrafında döndüğünü sanıyor..heyhat ne büyük bir gaflettir bu...ama onun uykudan uyanma gibi bir derdi de yoktur..bu sistemde kendine biçilmiş rölü oynayarak bedenini toprağa sunacaktır...ilk defa geldiği yere gidecektir..insan üzerine bastığı toprağın aslında kendisi olduğunu o toprağın içine girmeden anlayamaz..bu yüzden durmadan isteyen şehvetini doyurmak için uğraşır..hergün etrafında toprağın bağrına giren insanları görmesine rağmen o bunun işin vehametini anlayabilecek idrakten ne yazık ki yoksundur..


TUNA YILDIRIM