Giriş
Hiç olmadığı
kadar küçük bir dünya da yaşıyoruz. Binlerce kilometre uzaklıktaki bir ülkede
meydana gelen depremi saniyeler içinde haber alıyor, hiç tanımadığımız ülkenin
insanlarının ürettiği ürünleri tüketiyor, kültürü hakkında bilgi sahibi
olmadığımız ülkelerin müziklerini dinliyor, sinemalarına gidiyoruz. Bazen daha
gelişmiş bir ülkeye sırf emeğimize daha fazla ücret ödedikleri için göç
edebiliyoruz. Binlerce kilometre uzaklıktaki bir ülkeden internet üzerinden
alışveriş yapabiliyor, yurt dışı borsalarından
hisse satın alabiliyoruz. Emeğin,
paranın ve özellikle de bilginin inanılmaz bir hızla bir yerden bir yere
hareket ettiğine şahit oluyoruz. İşte bu garip durumu “küreselleşme” olarak
adlandırıyoruz.
İletişim teknolojileri dünyayı bir ağ biri sarmış durumda. Bundan yarım
yüz yıl önce McLuhan dünyayı “küresel bir köy” olarak tanımlarken ifade etmek
istediği de tam olarak buydu. Yani dünyanın iletişim ağları ile örülerek adeta
bir köye dönüşmesi durumu. Sizden binlerce kilometre uzakta da olsa bir ülkede
meydana gelen bir olay, ülkenizin tüm ekonomik göstergelerini tersine
çevirebiliyor. Amerikan Merkez Bankası FED’in faiz artırım kararı sadece
Birleşik Devletler üzerinde etkisi olan bir gelişme değil artık; küresel çapta
etkisi olan bir dinamik. Bu açıdan aslında hiç olmadığı kadar da krizlere açık
bir dünyada yaşıyoruz. Bugün herhangi bir şeyi birilerinden gizlemek o kadar da
kolay değil. Çünkü dünyanın hiçbir döneminde bilgiye ulaşmak bu kadar kolay olmamıştı.
Binlerce “gigabite” büyüklüğündeki bir veri saniyeler içinde bir kıtadan diğer
bir kıtaya taşınabilmektedir. Böylesine baş döndürücü bir teknolojinin hüküm
sürdüğü bilgi çağını yaşayan dünyada şeffaf olmaktan da başka çare görünmüyor.
20. Yüzyılın
sonunda bilgi iletişim teknolojilerinde yaşanan gelişmeler, tüm dünyada
sosyo-ekonomik yapıları kökten değiştiren dijital çağı başlatmıştır.
Yaşanan bu gelişmeler enformasyon sürecine geçişi hızlandırmış, yeni
düzenlemeler getirmiştir. Kurumlar bilgi iletişim teknolojilerini bilinçli ve
etkin biçimde kullanarak kurumsal faaliyetlerinde değer yaratmaya ve stratejik
fırsatlar elde etmeye çalışmaktadırlar. Yeni iletişim teknolojilerinin
gelişmesi ve sosyal ağların yaygınlaşmasıyla iletişim dünyası önemli ölçüde
köklü değişiklikler geçirmektedir (Sayımer,2010:55).
Dünyamız
inanılmaz bir ivmeyle değişiyor, dönüşüyor ve başkalaşıyor. Düne dair ne kadar değer,
davranış kalıbı ve norm varsa geçerliliğini yitiriyor; yerini bir başkasına
bırakabiliyor. Dünya üzerinde müşahede edilen bu durum sadece ekonomi, finans denklemi
üzerinden okunan bir gelişme değildir.
Şirketler
küreselleşmenin de etkisiyle çok uluslu bir nitelik kazanmış ve operasyonlarını
dünyanın çeşitli ülkelerine kaydırmışlardır. Üretim üssü Çin olarak belirlenen
bir şirket, dağıtım üssünü Avrupa’ya kaydırırken, yönetimini Amerika’dan gerçekleştirebiliyor.
Bütün bunlar küreselleşmenin şirketlere olan görünür etkilerinden sadece
birkaçı. Artık şirketler için mesafe kavramı diye bir durum söz konusu değil.
Japonlar vatan kavramını ürünlerinin satıldığı her coğrafya olarak
algılamaktadırlar. Zamanın değerli hale gelip mesafelerin değersizleştiği yeni
bir dünya düzeni oluşmaya başlıyor.
Böylesine
hızlı bir değişim ve dönüşüm geçiren bir dünyada geçmişin kuralları ile hareket
etmek imkansızlaştı. Bu açıdan şirketler de yeni dünyanın kurallarına uyum
sağlamak zorundadırlar. Yaşanılan dünyanın değişim trendlerini iyi okumak ve
şirketlerin buna uyum sağlaması onların piyasada tutunmaları için hayati bir
önem taşımaktadır. Biz bu çalışmamızda küreselleşmenin getirdiği bazı riskler
üzerinden konuyu değerlendireceğiz. Konumuzun temelini kriz oluşturmakladır. Krizin
ana aktörü ise dünyaca ünlü bir Alman otomotiv markası Volkswagendir. Her
saniyenin bir krize gebe olduğu bir dünyada böylesi devasa bir krizi konu
olarak belirlemenin biraz zor bir seçim olduğu düşünülebilir. Bu konuya ben de
katılıyorum; fakat söz konusu Volkswagen olunca bu zorluğa rağmen bu konuyu
seçmekte tereddüt etmedim. Öncelikle neden Volkswagen sorusuna; çünkü Volkswagen
sadece bir otomotiv markasının çok ötesinde diye cevap verebilirim. Gerçekten
de Volkswagen dünyada Alman mühendisliğinin, tasarımının, disiplininin ve benim
için en önemlisi de tarihinin bir ürünüdür. Volkswagen sadece benim için değil
pek çok kişi için bir otomotiv markası
değil, Alman değerlerini dünyaya tanıtan bir elçi belki de. Düşünün dünyada
satış rakamları milyonlarla ifade edilen bir otomotiv markası sizi sadece bir
yerden bir yere ulaştırmıyor; size aynı zamanda kendi ülkesinin değerlerini de
fısıldıyor.
Volkswagen
1937 yılında Hitler tarafından her aileyi araç sahibi yapmak gibi aslında sosyal
bir amaca hizmet etmek için kuruldu. Marka, ismiyle müsemma dedikleri türden “halk
arabası” anlamına gelir. Marka, İkinci dünya savaşının en çetin koşullarında su
soğutmalı motorların, çetin hava şartlarına dayanamayıp donmasından sonra hava
soğutmalı motor teknolojisi ile dünyayı ilk kez tanıştırmıştır. Görüldüğü üzere
Volkswagen teknolojisini böylesine bir savaşta Alman devletinin hizmetine
sunmaktan da çekinmemiştir. Bu amaçla Volkswagen’i sadece bir otomotiv markası
olarak görmek doğru değildir. Bugün bu markanın altında Porsche, Bugatti,
Lamborghini, Bentley, Audi, Skoda, Seat gibi büyük markalar bulunmaktadır. Volkswagen
başlı başına bir otomotiv endüstrisidir.
Kriz Bildiklerimize Dair…
Kriz deyince
genellikle aklımıza ekonomik krizler gelir. Çünkü özellikle 24 Ocak kararları ve
neo-liberal politikaların Türkiye’de uygulanmasıyla ülkemiz küresel ekonomik
sisteme entegre olmaya başladı. Döviz kurlarından, ihracat ve ithalat dengesine,
devletin faiz politikasından, emeğe ödenecek asgari tutarın belirlenmesi gibi
pek çok kararda bu dışa açılmanın etkileri görülür. Ülkemizin gerçekleştirmiş
olduğu bu küresel entegrasyon süreci elbette bazı sorunları da beraberinde
getirmiştir. Bunun açık örneklerini ekonomi üzerinde görürüz. Örneğin dünyanın
en büyük ekonomik krizi olarak tarihe geçen 1929 dünya ekonomik buhranından (Big
Depression) ülkemiz görece olarak fazla etkilenmezken; 2008’de Amerika merkezli
küresel çaplı kriz, ekonomimiz üzerinde pek çok olumsuz etkiler yapmıştır. Bunun
en temel nedeni ise Türkiye’nin küresel ekonomik sistemin bir parçası
olmasından kaynaklı bir durumdur. Bu açıdan ekonomide yaşanan birtakım
sorunları, kriz kavramı ile açıkladığımız için “kriz” ve “ekonomi” bir kavram
setine dönüşerek “ekonomik kriz” olarak zihinlerimize kazınmıştır. Ülkemiz bu
krizin çok daha da büyüğünü 2001 yılında yaşamıştır. Daha önce 1994 krizi yine
ülkede yoğun olarak hissedilmiş ve artık 7 ila 10 yıl periyodunda yaşanan bu
krizler ülke insanımızın krizi, ekonomi ile ilişkilendirmesine sebep olmuştur.
Ekonomik
krizler elbette tüm ülkeyi etkilediği için insanları daha fazla ilgilendirmektedir.
Oysa krizler sadece ülkeler için geçerli bir sorunu ifade eden kavram değildir.
Hemen hemen her gün şirketler, irili ufaklı pek çok krizler yaşamaktadır. Bazen
bir şirkette yaşanan küçük çaplı bir grev, iyi yönetilemediği zaman bir anda
meydanın gündemine düşebiliyor ve ulusal çapta şirketin itibarına ciddi
zararlar verebilecek neticelere yol açabiliyor. Bu açıdan günümüzde şirketler, krize
hiç olmadıkları kadar meyilli bir hale gelmiş durumdadırlar. Krizlerin
böylesine sıradanlaştığı bir dünyada şirketlerin de artık krizlerle yaşamayı
öğrenmesi; krizlerin doğru yönetildiği sürece birer fırsat olduklarını
bilmeleri gerekmektedir.
Kriz Etimolojisine Dair…
Kriz
kelimesinin etimolojik kökeni eski Yunancada ‘krisis’ (isim: karar) ve
‘krinein’ (fiil: karar vermek) kelimelerinden gelmektedir ve bir hastalık ile
ilgili olarak ‘dönüm noktasını’ ifade etmektedir. ‘Krinein’, ‘karar vermek,
ayırmak, muhakeme etmek’ anlamına gelmektedir. Bu kavrama, Ortaçağ’a kadar
tıbbi bir terim olarak başta tıbbın öncüleri olarak kabul edilen Hipokrat ve
Galen’in eserlerinde sıklıkla yer verilmiştir. Kavram, 1620’lerde tıbbi bir
terim olmaktan çıkarak ‘crisis’ olarak İngilizcede kullanılmaya başlanmıştır.
Öyle ki bir hastalığın “krizi”, o hastalığın seyrindeki belirleyici andır; öyle
ki ya hastalık hastayı alt eder veya hasta hastalığı yener ya da hastalık
tamamen farklı bir şeye dönüşür (Hulskamp, 2011: 158; Sellnow ve Seeger, 2013:
5).
Kriz Literatürüne Dair…
Genel olarak
kriz; “bir işin, bir olayın geçtiği karışık safha”, “içinden çıkılması zor
durum”, “birdenbire meydana gelen kötüye gidiş yönündeki gelişmeler ve
tehlikenin ortaya çıkabilme durumu” demektir (Dinçer:1998). Bir başka tanımda
kriz, önemli bir değişme veya gelişme olduğunda iyileşme ya da yok olmaya
yönelik olarak ortaya çıkan rahatsızlık anlamına gelmektedir. Ülkelerarası
ilişkilerde ortaya çıkan sorunlar, bunalımlar, ülkelerin içinde karşılaşılan
politik ve ekonomik problemler, kurumlar arası çatışma ve siyasi gerginlikler
de kriz kavramı içinde değerlendirilmektedir. Ekonomi bilimine göre; bir
ülkedeki arz-talep dengesinin bozulması, ekonomideki yapısal faktörlerle,
ekonominin finansal kesimi arasındaki uyumsuzluk da kriz olarak
adlandırılmaktadır. (Altuğ: 2001).Kaynaklarda; günümüzde kriz olarak
nitelendirilebilecek yaşanılan ilk olayın 1711 yılında İngiltere’de Latin
Amerika’ya ürün satmak için kurulmuş “Güney Deniz Kumpanyası” işletmesinin
yaşadığı sorunlar gösterilmektedir(Gürsoy: 2001).
Kriz ve kriz yönetimi
kavramlarının tanımları üzerinde fikir birliği yoktur. Kriz yönetim uzmanları
bu kavramları farklı biçimlerde tanımlamışlardır. Bazı araştırmacılar kriz
kavramının tehdit edici özelliği üzerinde durarak kriz kavramını tehdit edici
koşula müdahale edebilmede yetersiz kalma(Mitroff-Pearson, 1993:23) olarak
tanımlarken bir kısım yazarlar da beklenmeyen koşulların üstesinden gelme
gerekliliği ve ivediliği (Koçel, 1993:1) üzerinde durarak kavramı açıklamaya
çalışmışlardır.
Krizin Evrelerine Dair…
Kriz yönetimine bütünsel
yaklaşıldığında beş ana evreden söz edebiliriz. Bunlar:
·
Kuluçka
Dönemi: Krizin henüz oluşmadığı ama ya kriz planlarımızın olmadığı ya da
konu ve gündem yönetimi çerçevesinde etrafımızda bir şeylerin dolaşıp durduğu
dönemden söz etmekteyiz. Bu dönem doğal koşulların yaşandığı bir dönemdir.
·
Krizin
Patlaması: Bu dönemin ömrü kriz yönetimi kararı alınmasına kadardır. Çünkü
bu karar alınmazsa bir başka evre olarak nitelendirdiğimiz kriz içinde kriz
dönemine girilir.
·
Sıcak
Dönem: Üçüncü evre krizin sıcak dönemidir. İlk 24, ilk hafta sürelerle
tanımlanabilecek olan bu dönemler, kriz komitesinin duruma el koyduğu ve
tanımlandığı gibi krizi yönetmeye başladıkları evredir.
·
Soğutma
Dönemi: Sıcak dönemin hareketliliğinin rutine kaydığı bir evredir. Tırmanma
durmuştur. İletişim kontrol altındadır. Teknik çalışmalar planlandığı gibi
sürmektedir.
·
Fırsatlar:
Krizin sıcak ve soğuma dönemlerinde kurumun gelecek değerinin arttırılmasına
yönelik alınmış kararların hayata geçtiği ve sonuçların alındığı bir dönemdir.
(Kadıbeşegil, 2001:95)
Araştırma Yöntem ve Tekniklerine Dair…
Çalışmamızda
bir aylık dönem temel alınarak tirajlarına göre en yüksek 3 gazete
belirlenmiştir. Yapılan araştırmada Zaman, Posta ve Hürriyet gazetesinin en
yüksek tiraja sahip olduğu anlaşılmıştır; fakat Posta ve Hürriyet gazetesinin
aynı medya grubu bünyesinde faaliyet
gösteren gazeteler olması ve aynı haber ajansından (DHA) beslenmeleri durumu
göz önüne alındığında veri çeşitliliğine engel oluşturabileceği düşünülmüştür.
Bununla birlikte farklı görüşleri benimseyen, farklı analizler üreten gazetelerin seçilmesi, çalışmamıza daha çok çeşitlilik
kazandıracağı düşünüldüğü için Posta gazetesini
seçeneklerimiz arasından çıkardık. Bu açıdan daha farklı veriler ve
analizlerle çalışmamıza daha objektif bir nitelik katmak için en yüksek tiraja
sahip dördüncü gazete olan Sabah gazetesini çalışmamızda üçüncü gazete olarak belirledik.
Çalışmamız 21 Eylül
2015’ten 20 Ekim 2015 arasındaki bir aylık periyotu kapsamaktadır. Bu
gazetelerin içeriğinin tüm sayfaları titizlikle incelenmiş özellikle ekonomi
sayfasında çıkan tüm haberlere ulaşılmış ve değerlendirmeler bunun üzerinden
yapılmıştır. Aşağıda da görüleceği üzere her gazete muhtelif günlerde konuyla
ilgili olarak detaylı ve yüzeysel haberler yapmıştır. Özellikle Hürriyet
gazetesi bir aylık zaman süresi içinde 20 haberle konuya en fazla duyarlı gösteren
gazete olmuştur. Hürriyet gazetesinin arkasından 15 haberle Sabah gazetesi
konuyu sayfalarına taşırken tirajı en yüksek gazete olan Zaman gazetesi ise 9
haberle nispeten daha az duyarlılık geliştirmiştir. .
TABLO-1-Bir aylık periyotta gazetelerin konuyu ele alma durumunu
gösteren çizelge
|
TARİH
|
ZAMAN
|
HÜRRİYET
|
SABAH
|
|
21.09.2015
|
-
|
+
|
+
|
|
22.09.2015
|
-
|
+
|
+
|
|
23.09.2015
|
-
|
+
|
+
|
|
24.09.2015
|
+
|
+
|
+
|
|
25.09.2015
|
-
|
+
|
+
|
|
26.09.2015
|
+
|
+
|
+
|
|
27.09.2015
|
+
|
+
|
+
|
|
28.09.2015
|
+
|
+
|
-
|
|
29.09.2015
|
+
|
+
|
+
|
|
30.09.2015
|
+
|
+
|
+
|
|
01.10.2015
|
+
|
+
|
+
|
|
02.10.2015
|
-
|
-
|
+
|
|
03.10.2015
|
-
|
+
|
-
|
|
04.10.2015
|
-
|
+
|
+
|
|
05.10.2015
|
+
|
+
|
+
|
|
06.10.2015
|
+
|
-
|
-
|
|
07.10.2015
|
-
|
+
|
-
|
|
08.10.2015
|
-
|
-
|
-
|
|
09.10.2015
|
-
|
+
|
+
|
|
10.10.2015
|
-
|
-
|
-
|
|
11.10.2015
|
-
|
-
|
-
|
|
12.10.2015
|
-
|
+
|
-
|
|
13.10.2015
|
-
|
-
|
+
|
|
14.10.2015
|
-
|
+
|
-
|
|
15.10.2015
|
-
|
-
|
-
|
|
16.10.2015
|
-
|
-
|
-
|
|
17.10.2015
|
-
|
-
|
-
|
|
18.10.2015
|
-
|
+
|
-
|
|
19.10.2015
|
-
|
+
|
-
|
|
20.10.2015
|
-
|
-
|
-
|
|
TOPLAM
|
9
|
20
|
15
|
Yukarıdaki bilgiler BYEGM (Başbakanlık Basın Yayın Enformasyon Genel
Müdürlüğü) bünyesinde DES (Devlet Enformasyon Sistemi)ten alınmıştır.
Gazetelerin krizi yansıtma biçimi
üzerinde de durulmakla birlikte özellikle şirketin kriz sürecinde kullandığı
stratejiler analiz edilmiştir. Şirketin küresel çaplı olması ve asıl etkisinin
yurtdışında olmasında dolayı daha çok uluslar arası olaylar ve durumlar
üzerinde durulmakla birlikte şirketin Türkiye dağıtıcısının da yürüttüğü kriz
iletişim stratejisi mercek altına alınmıştır. Bu noktada her ne kadar çok ciddi
bir inisiyatif görülmese de küresel bir stratejiye bağlı kalmadığı
düşünülmektedir. Buna rağmen küresel dünyada pek geçerliliği kalmamış
stratejiyi kullanmasına rağmen krizi derinleştirmek şöyle dursun aşağıda
tafsilatıyla açıklandığı üzere başarılı da olduğu saptanmıştır
Volkswagen Krizinin Kronolojisine Dair…
Volkswagen
krizine karşı şirketin geliştirdiği tepki stratejilerine değinmeden önce olayın
nasıl vuku bulduğunu kronolojik olarak aşağıda belirttik. Söz konusu bilgiler
çalışmamızda kullandığımız Zaman, Hürriyet ve Sabah gazetelerinin yanında BBC,
ensonhaber, diken gibi muhtelif sitelerden derlenerek oluşturulmuştur.
Skandal Süreç nasıl oluştu?
·
Mayıs
2014: West Virginia Üniversitesi Alternatif Yakıtlar, Motor ve Emisyon
kurumu, Uluslararası Temiz Hava Sahası ve Taşımacılık komisyonu tarafından
görevlendirildi. Ekip, iki modelin bir önceki raporlardan daha fazla hava
kirliliğine sebep olduğunu raporlardı ve Kaliforniya Hava Kaynakları Kurumu ile
Çevre Koruma Birliği’ni uyardı. Bu iki model 2012 Jetta ve 2013 Passat idi.
Aynı testten BMW’nin X5 modeli SUV’u sorunsuz olarak nitelendirildi.
·
Temmuz
2014: İlk soruşturma açıldı. Volkswagen durumu bir bakıma örtbas etmek
istedi. Ortaya çıkan tutarsız test sonuçlarının kullanıcı odaklı oluşan
arızalanmalar sebebiyle olabileceğini ileri sürdü ve bütün sorumluluğu araç
sahiplerinin üzerine yıktı.
·
Aralık
2014: Volkswagen soruşturması büyümeye devam etti. Volkswagen Grup emisyon
testlerinde sorun tespit edilirse ve bu bizden kaynaklanırsa bahsi geçen
500.000 aracı seve seve geri çağırabiliriz açıklamasında bulundu.
·
6 Mayıs
2015: Kaliforniya Hava Kaynakları Kurumu ve Çevre Koruma Birliği’nin ortak
yürüttüğü soruşturmanın test sonuçları asıl gerçeği ortaya çıkardı. Hem
laboratuar ortamında hem de normal yolda seyir halinde yapılan testlerin
sonuçlarına göre araçların bu denli yüksek emisyon sonuçları vermesi anormal
karşılandı. Volkswagen Grup’un 500.000 aracı geri çağırabiliriz vurgusu tek
taraflı çıkar olarak nitelendirildi. Hatalar kullanıcı odaklı değil geliştirici
odaklıydı.
·
Haziran
2015: Testler devam ettikçe vahim sonuç ortaya çıktı. 2015-2016 model
araçların bu duruma göre normal olduğu fakat bahsi geçen modellerde bariz bir
şekilde manipülasyon yapıldığı ortaya çıktı. Yapılan hileli sonuçlandırma
kanıtlandı. Metodlar masaya yatırıldı ve Volkswagen Grup’tan bir açıklama, bir
itiraf beklendi.
·
3 Eylül
2015: Volkswagen Grup’un üst düzey yetkilileriyle yapılan toplantıda
araçlara emisyon ölçümünü yanıltmak için “defeat device” denilen hileli
yazılımın kullanıldığı itiraf edildi.
·
18 Eylül
2015: Kaliforniya Hava Kaynakları Kurumu ve Çevre Koruma Birliği Volkswagen
Grup’un yaptığı itirafı da çalışma raporlarına ekledi. Dosyayı sonuçlandırdı ve
ABD Çevre Bakanlığı’na iletti. ABD ve Kanada hükümetleri soruşturma için
bakanlıklar ortaklığı ile komisyon kurdu ve Volkswagen Grup’u çevre kirliliğine
sebep olan araç üretmekten, hileli ve yanıltıcı yöntemlere başvurmaktan, son
kullanıcı ve hükümetleri kandırıcı eylemlerden suçlu bularak araç başına 37.500
dolar ödemek suretiyle maddi ceza yaptırımı uyguladı.
Volkswagen Krizinde Paydaşların Tespitine dair…
Krizlerin ani
ve öngörülemeyen olaylar olmaları nedeniyle, bu durum ile ilgili ne söyleneceği
ve nasıl anlaşılabilir kılınabileceği kriz iletişiminin asıl sorunudur. Ayrıca
krizlerin sorumluluk, sebep ve paydaşlar üzerindeki etkisi kamusal tartışma
yaratır. Paydaşlar “kuruluşun eylemlerinde çıkar sahibi olan; çalışanlar,
müşteriler, kredi sağlayanlar, devletin düzenleyici kurumları, medya, rakipler
ya da yerel örgütlenmeler gibi kuruluşun içinde ya da dışındaki insanlardan
oluşan gruplardır”. İşte bu gruplar, kriz ile ilgili enformasyon talep ederler.
Paydaşlar kimin krizden sorumlu olduğunu, krizin neden gerçekleştiğini,
kendilerini olumsuz etkilerden nasıl koruyabileceklerini bilmek isterler(Ulmer
ve diğerleri, 2011: 30-31).
Krizin oluşumunu
engellemedeki önemli bir unsur doğru ve yeterli bilgi akışının sağlanmasıdır.
Sistemin kabiliyetine bağlı olarak karar süreci içine giren kaliteli bilgi
etkili bir bilgi akışını içererek sistemdeki aşırı yüklenmeleri engeller.
(Smart and Vertinsky, 1977: 640)
Volkswagen
krizine dair paydaşları saptamak kriz
yönetiminde çok kritik bir noktadır. Çünkü paydaşların belirlenmesi, kriz tepki
stratejileri bağlamında paydaşa özgü bir iletişim stratejilerini zorunlu kılar.
Tüm paydaşları homojen kabul ederek tümel bir strateji geliştirmek, krizi daha
da büyüteceği gibi zaman kaybından başka bir işe de yaramayacaktır. Aslında
kriz yönetim sürecinde en fazla analitik düşünmenin gerekli olduğu nokta da burasıdır. Çünkü tüm paydaşların kim
oldukları onlarla nasıl iletişim kurulacağı ve bu iletişimin hangi temeller
bağlamında kurgulanacağı hayati önem arz etmektedir. Kriz anında bazen
şirketlerin krizle ilgili hazırlıksız olmalarından kaynaklı olarak yaptıkları
hamlelerin ters teptiğini hatta krizi daha da derinleştirdiğine şahit
olmuşuzdur. Bunun en temel sebeplerinden biri de krize dair paydaşların net
olarak saptanmaması ve buna bağlı olarak bir kriz planının olmamasıdır.
Belirsizliklerle
dolu kriz anları ancak önceden hazırlıklı olunarak aşılabilir. Kriz olasılığını
bütünüyle engelleyecek bir yöntem yoktur. Bir kriz zamanı iyi yöneticilik
demek, duruma neden olan etkenleri soğukkanlılıkla saptamak, uzun vadede sorun
çıkarmayacak düzeltici önlemler almak, gelecekte çıkması muhtemel bir krize
karsı esnek, acil durum planı yapmak demektir (Tack, 1994: 91).
Volkswagen
krizinin paydaşlarına gelince şu şekilde sıralama yapmak mümkündür: Volkswagen
çalışanları, Volkswagen hissedarları, Volkswagen kullanıcıları, Alman Hükümeti,
Amerikan Hükümeti ve ürünün satıldığı ülkelerin ilgili kurum ve kuruluşları
(Çevre Bakanlığı vs.), Uluslararası çevre koruma örgütleri (EPA,Greenpeace…),
tedarikçiler, küresel distrübütörler, enerji şirketleri, sigorta şirketleri,
ulusal ve uluslar arası medya olarak sıralanabilir. Kriz yönetiminde en kritik
süreçlerden biri de bu paydaşların doğru tespiti olduğunu yukarıda
zikretmiştik. Görüldüğü üzere birbirinden çok farklı eşik ve ilginlik
düzeylerine sahip paydaşlar söz konusudur. Dolaysıyla bu paydaşları tek bir
hedef kitle olarak kabul edip bir strateji üretmek krizi daha da
derinleştirmekten başka bir işe yaramayacaktır.
Kriz Tepki Stratejilerine Dair…
Durumsal Kriz
İletişimi Kuramı kriz tepki stratejileri önermektedir. Bu stratejiler üç ana
(inkâr, hafifletme, yeniden inşa) ve bir ek stratejiden (güçlendirme)
oluşmaktadır. İnkâr stratejileri kuruluşun kriz ile ilgili sorumluluğu
olmadığını kanıtlamaya çalışır. Ya kriz gerçekleşmemiştir ya da olay ile ilgili
sorumluluk başkasına aittir. Hafifletme stratejileri ise kuruluşun kriz ile
ilgili sorumluluğunu ve/veya krizin algılanan ciddiyetini hafifletmeye çalışır.
‘Yeniden inşa stratejileri’ tazminat ve/veya özür dileme yoluyla kuruluş ile
ilgili algılamaları iyileştirmeyi hedefler (‘yeniden inşa stratejisinde’, bir
daha böyle krizlerin yaşanmaması için alınacak önlemler de aktarılmalıdır ki
Coombs’un 2012’den önce yazdığı eserlerinde ‘tövbe etme’ olarak bu strateji yer
almaktadır). Güçlendirme stratejileri ise tek başına değil, ana stratejileri
desteklemek için kullanılır. Başkalarını överek (örn. paydaşları) ve/veya
geçmişte gerçekleştirilen olumlu çalışmaları aktararak kuruluş hakkında olumlu
enformasyon ortaya koymaya çalışmaktır (Coombs,2012: 40-41).
Volkswagen
vakası ile ilgili ‘kriz tepki stratejileri’ analiz edildiğinde kriz öncesi
inkar stratejisini benimseyen Volkswagen’in kriz patlak verdiği aşamada ‘yeniden
inşa stratejilerini’ kullandığı görülmektedir. Bu stratejinin nasıl
uygulandığına geçmeden önce olayın detaylarını vakıf olmak için bazı
gelişmeleri aktarmayı uygun gördük.
Yukarı da
görüldüğü üzere kriz tam olarak patladıktan sonra şirket yaptıkları hatayı
kabul etmekte ve ne olursa olsun bunun telafisi için gerekenleri yapmayı
taahhüt etmektedir. Bu aslında Volkswagen’in krizin daha da derinleşmemesi için
yaptığı kritik bir hamleydi. Çünkü böylesine büyük bir krizin girdabının içinden
bir markanın sağ olarak çıkması hiç de kolay değildir. Bir şirket her şeyden
önce yasalara uymakla mükelleftir. Fakat burada emisyon kurallarına uyduğunu
beyan edip buna aykırı bir sonucun ortaya çıkması her şeyden önce şirketin
itibarına ciddi bir tehdit oluşturacağı düşünülebilir. Bunun yanında bir de
ödemesi gereken maddi bedeller(cezalar, borsada yaşanan düşüşler, araç geri
çağırmalar…) söz konusudur. Şirketin küresel ölçekli ve çatısı altında pek çok
markayı barındırdığını düşündüğümüz zaman meydana gelen bir krizin sadece tek
bir marka ile sınırlı kalmayacağını diğer şirket markalarına da sirayet
edeceğini tahmin etmek hiç de zor değildir ki bu kriz ortaya çıktıktan sonra
şirketin diğer markaları da bu krizden payını almıştır. Çalışmamızın başında da
belirttiğimiz üzere küresel bir bilgi çağında şeffaflığın en önemli değerlerden
biri olduğunu vurgulamıştık. Çünkü yaşadığımız çağda bir şeyi gizlemek pek de
mümkün olamıyor. Bu açıdan yaşanan bir krizde “inkar” yoluna gitmenin şirketleri ne kadar
büyük bir sorunun içine çektiğini pek çok örnekle gördük. Tarih, yaşanan
krizleri yönetemeyip piyasadan silinen pek çok markanın kriz hikayeleri ile
doludur. Volkswagen’in böylesi bir kriz girdabının içine nasıl girdiğini de
öğrenmekle birlikte burada bizi asıl ilgilendiren nokta; Volkswagen’in kriz
meydana geldikten sonraki tutumudur. Şimdi bu krizin patlak vermesinden sonra
medyada çıkan haberlerden derlenen
bilgileri kronolojiyi esas almak suretiyle görelim.
Düşünün bir
marka “Amerika’nın 1 numaralı dizel
otomobil markası” diye anonslar yapıyor ve ülkedeki en temiz dizel araçları
sattığını iddia ediyordu. İşte böylesine bir iddianın ardından yüzde 15’lik pazar
payı artışıyla birlikte kriz patlak vermişti. Bunun daha öncesinde yani krizin
tam olarak dünya gündemine oturmadığı zamanda söz konusu raporlar ortaya
çıktıktan sonra Volkswagen ilk olarak inkar yoluna gitmeyi tercih etti. Bu
evreyi kriz öncesi evre olarak tanımlayabiliriz. Fakat bu inkar sonuç vermedi.
Kriz patlak verdiği zaman bu kez Volkswagen krizin çok daha büyüyeceğini
öngördü ve yeniden inşa stratejisine yöneldi. Kaldı ki Volkswagen Frankfurt’ta
bir de elektrikli otomobil atağına da kalkmıştı. Volkswagen Grubu’nun CEO’su
Martin Winterkorn, ABD’deki bu şok karardan önce Frankfurt fuarında yaptığı
açıklamada 2020 yılına kadar 20 elektrikli ve hibrit otomobili piyasaya
sunacaklarını ve bu alanda lider olacaklarını açıklamıştı.
Krizin patlak
vermesinden sonra Volkswagen Grubu’nun CEO’su Martin Winterkorn “Kişisel olarak müşterilerimizin ve
kamuoyunun güvenini sarstığımız için içtenlikle özür dilerim. Bu dava ile ilgili
ajanslarla en hızlı ve en şeffaf şekilde, açık ve net olarak gerçeklerin ortaya
konulması için işbirliği yapacağız. Bu konuyla ilgili bağımsız bir şirket
tarafından da soruşturma yapılması için talimat verdik. Bu sorun kişisel olarak
benim ve tüm yönetim kurulunun en öncelikli konusudur.” diyerek kriz
yönetiminde bir paradigma değişiminin olacağını vurgulamıştı. Artık uluslar
arası şirket için “inkar” bir strateji olarak reddediliyordu. Bununla birlikte
Volkswagen’in borsadaki hisseleri ciddi bir düşüş gösterdi.
Krizin ciddi
bir hal almasından birkaç gün sonra Volkswagen Grubu’nun CEO’su Martin
Winterkorn istifa etti. Şirket bu durumu “şirketin
yeni bir başlangıca ihtiyacı vardı” diyerek savunma yoluna gitti. Patlayan
krizin her geçen gün daha da büyümesi Alman hükümetinin bu durumdan haberi olup
olmadığı sorusunu akıllara getirdi. Bununla ilgili olarak Almanya Çevre Koruma
Yardımı Genel Müdürü Jürgen Resch, ülkenin önde gelen radyo kanalı
‘Deutschlandfunk’a yaptığı açıklamada Alman hükümetini ağır ihmalkârlıkla
suçladı. Bütün bunlar olurken Volkswagen zorlu bir hukuk davasına hazırlanmak
için 2010’da yaşanan dünyanın en büyük petrol felaketinde BP şirketini savunan
Amerikalı Kirland&Ellis avukatlık bürosunu görevlendirdi. Her geçen gün
kriz daha da derinleşiyordu ve nihayetinde kriz
diğer Alman markalarına da sıçradı. Kriz, adeta bir kanser hücresi gibi
diğer Alman markalarına ve bunun da ötesinde farklı sektörlere sıçramaya
başlamıştı. Yapılan haberlerde “Şimdi
hedefte BMW var. Skandalın Alman otomobil şirketlerini derin krize
düşürmesinden endişe ediliyor” gibi tüm Alman markalarının da tehlike
altında olduğu ve krizden bir şekilde etkileneceğine dair haberler ekonomi
sayfalarını süslemeye başladı.
Özellikle
dizel araçların zararlı olduğu yönünde ciddi bir haber akışı meydana geldi.
Volkswagen, krizden çıkmak için lobi faaliyetlerine girişti. Bu konuda diğer
otomotiv şirketleri de bu lobiye destek verdi. Bununla birlikte Volkswagen
CEO’sının istifası ile birlikte hem yönetim Kurulu hem de denetleme kurulu gün
boyu kriz toplantısı yaptı. Ayrıca skandal, dalgalar halinde Avrupa, Asya’ya
hatta Hindistan ve Avustralya’ya kadar yayıldı.
Volkswagen
Grubu’nun CEO’su Martin Winterkorn yerine atanan yönetici Porsche’de başkanlık
görevini sürdüren Matthias Müller oldu. Müller, göreve getirilmesinin ardından
yaptığı açıklamada, “Acil olarak
yapılması gereken Volkswagen grubunun müşteriler nezdindeki güvenini geri
kazanmaktır” diyerek şirketin sürdürdüğü yeniden inşa stratejisinin devam
edeceği sinyallerini vermişti. Çünkü artık kriz ciddi manada büyümüş hatta
diğer markalara ve ülkelere de sıçramıştı. Bununla birlikte dizel araçların
gerçekten temiz olup olmadıklarına dair yeni gündemler oluşmaya başladı.
Volkswagen’in kriz öncesi dönemde uyguladığı “inkar” stratejisi şirkete ciddi
zaman kaybı yaşatmıştır. Bunun telafisi ise çok geç olmuş şirketin yaşadığı
kriz dalgalar halinde başka sektörleri de vurmuştu.
Kriz, her
geçen gün büyümeye devam ederken şirketin başına yeni atanan CEO Matthias
Mülles eski yönetimin yapılan bu kadar uyarının üzerine neden gitmediğini
araştıracağını duyurdu. Böylece şirket artık geçmişte yaptığı hataların da
üzerine gitmeye karar vererek geçmişte sergilediği yönetim zafiyetini mercek
altına aldı. Artık Volkswagen olayın vahametini anlamaya başlamıştı.
Olaylar
böylesine ciddi bir seyir almışken Türkiye hükümeti ise bu konuya pek müdahil
olmuyordu. Hatta bu konuda Volkswagen’in Türkiye distrübütörlüğünü yapan Doğuş Otomotiv
bile internet sitesi üzerinden sadece 4 basın açıklaması yapmakla yetinmişti.
Kaldı ki 29 Eylül 2015 tarihli Hürriyet gazetesinde 20 yaşın üzerinde 3.2
milyon aracın zehir saçmasına rağmen devletin herhangi bir çözüm bulmadığından
şikayet edilmişti. Yani sadece şirketin Türkiye’deki dağıtıcısı değil, devlet
de üzerine düşeni yapmamakla suçlanıyordu.
Krizin her
geçen daha da derinleşmesi Volkswagen’i ciddi önlemler almaya yöneltmişti.
Örneğin 11 milyon gibi rekor bir sayıyla tarihinin en büyük geri çağırmasını
yapmıştı ki bunun için Volkswagen’in kasasındaki yaklaşık 6,5 milyar doların
bile yetersiz olacağı açıklandı. Ayrıca Hollanda Volkswagen satışlarını
durdurmuş, Katar ise 8.4 milyar dolar zarara uğramıştı. Ne de olsa Volkswagen’in
yüzde 17 hissesi Katar’a aitti.
Krizin patlak
vermesinin ardından henüz iki hafta geçmişti ki ilk kez Almanya Ekonomi Bakanı Wolfgang Schauble’den
Volkswagen’e ciddi bir tepki geldi.
Bakan Volkswagen’i açgözlülükle suçlamış ve hiçbir şeyin eskisi gibi
olmayacağını dile getirmişti. Krizin tam
olarak kontrol altına alınamamasıyla birlikte kriz futbol dünyasına da sıçradı.
Alman futbol ligi Bundesliga’nın 36 takımının 17’sine Volkswagen sponsor
olmuştu ve söz konusu kriz bu takımları tedirgin ediyordu. Öte yandan kriz dizel araç sektörünü de
vurmuştu. Yeni düzenlemeye göre dizel araçların maliyeti araç başına 1600
lirayı bulacağı konuşulmaya başladı. Dünya bu krizle çalkalanırken aynı anda
Doğuş Otomotiv şu açıklamayı yaptı: “Volkswagen
AG tarafından yapılan açıklama üzerine kamuoyu bilgisinde olan EA 189 EU5 motor
tipindeki dizel araçlar ile ilgili olarak Doğuş Otomotiv’in açıklamasıdır:
Volkswagen Grubu markaları tarafından yapılan açıklama uyarınca; etkilenen
araçlar dahil olmak üzere Türkiye’de satışa sunulan tüm araçlarımızın ülkemizin
resmi mevzuatlarına, sürüş ve yol güvenliğine uygun olduğunu belirtiriz.
Üretici firmaların devam eden çalışmaları doğrultusunda teknik güncellemeler
yapılabilecektir. Gelişmelerle ilgili müşterilerimizle iletişime geçilecektir.”
İlginçtir ki
dünya Volkswagen’in emisyon skandalı ile çalkalanırken bunun da ötesinde şirket
bile bu hatayı kabul etmişken Türkiye dağıtıcısı Doğuş Oto şirketin ilk
zamanlarda sürdürdüğü yanlış inkar stratejisini sürdürmeye karar verdi. Bunun
nasıl sonuç vereceğini ileride aktaracağız. Aşağıda Doğus Otomotiv’in kriz
boyunca resmi sitesinden yaptığı basın açıklamaları yer almaktadır.
Volkswagen A.G. ABD Temiz Hava
Yasası Hakkında Açıklama (Eylül)
“Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı (EPA)’nın yayınladığı
rapora dayanarak Volkswagen’in 2008-2014 model bazı dizel araçlarının ABD çevre
standartlarına uymadığını tespit etmesini takiben başlayan süreçle ilgili Doğuş
Otomotiv olarak gelişmeleri yakından takip etmekte, konuyla ilgili Volkswagen
Grubu ile sürekli temas halinde bulunmaktayız.
Türkiye distribütörlüğünü üstlendiğimiz Volkswagen Grubu, konuyla
ilgili şu anda hızlı, şeffaf ve kararlı çok kapsamlı bir araştırma
gerçekleştirmektedir. Tüm dünyada ve Türkiye'de etkilenen araçların detayı,
Volkswagen AG'nin yürütmekte olduğu araştırma sonucunda belirlenecektir.
Bununla birlikte, VW AG’den yapılan açıklama uyarınca; söz konusu
durumdan etkilenen araçlar da dahil olmak üzere tüm araçlarımızın sürüş ve yol
güvenliğine uygun olduğunu da belirtiriz.
Saygılarımızla,
Doğuş Otomotiv”
Doğuş Otomotiv Basın Açıklaması
(Ekim)
“Tüm kamuoyunun bilgisinde olan Volkswagen AG tarafından üretilen EA189
EU5 motor tipine sahip dizel araçlarla ilgili Doğuş Otomotiv açıklamasıdır:
Volkswagen AG yetkilileriyle sürdürmekte olduğumuz görüşmeler
neticesinde, tarafımızca alınan kararla gönüllü olarak, Jetta ve Caddy
modellerimizde sadece EA189 EU5 1.6 TDI motor tipindeki araçların satışını bu
akşam itibarıyla geçici olarak durdurmuş bulunmaktayız. Diğer modellerimizin
satışı ile ilgili herhangi bir kısıtlama bulunmamaktadır.”
Kamuoyuna saygıyla duyururuz.
Volkswagen A.G. Ea 189 Dizel Araçlar Hakkında Açıklama(Ekim)
“Volkswagen A.G tarafından yapılan açıklama üzerine kamuoyunun
bilgisinde olan EA 189 motor tipindeki
dizel araçlar ile ilgili olarak Doğuş Otomotiv'in açıklamasıdır:
Volkswagen Grubu markaları tarafından yapılan açıklama uyarınca;
etkilenen araçlar dahil olmak üzere Türkiye’de satışa sunulan tüm araçlarımızın
ülkemizin resmi mevzuatlarına, sürüş ve yol güvenliğine uygun olduğunu
belirtiriz.
Üretici firmaların devam eden çalışmaları doğrultusunda teknik
güncellemeler yapılabilecektir. Gelişmelerle ilgili müşterilerimizle iletişime
geçilecektir.”
Doğuş Otomotiv
Doğuş Otomotiv Basın Açıklaması
(Kasım)
“Volkswagen AG tarafından üretilen EA 189 motor tipine sahip dizel
araçları kapsayan durum ile ilgili daha önce yaptığımız açıklamalarda, Doğuş
Otomotiv olarak üretici firma ile konuyla ilgili kesintisiz bir iletişim
halinde olduğumuz ifade edilmişti.
Volkswagen AG 25.11 tarihli basın açıklamasında; EA189 motor tipine
sahip dizel araçlardaki emisyon sorununa yönelik KBA (Almanya Federal Motorlu
Taşıtlar Dairesi) tarafından onaylanan teknik çözümün, Ocak 2016 tarihinden
itibaren tüm pazarlarda uygulamaya alınmasının planlandığını bildirmiştir.
Avrupa pazarlarıyla eş zamanlı olacak şekilde Türkiye’de de
gerçekleştirilecek uygulama ile etkilenen tüm araç sahipleriyle bağlantıya
geçileceğini kamuoyuna saygıyla duyururuz.”
Bütün bunlar
olurken Volkswagen CEO’su Matthias Müeller, şirketin ana merkezi Wolfsburg’ta
20 bin çalışana hitaben yaptığı açıklamada güveni yeniden tesis etmenin birinci
öncelikleri olduğunu belirtti. Yaşananların istihdama etkisini sınırlamak için
ellerinden geleni yapacaklarını söyledi. Tabi ki bu durum artık Volkswagen’in
kriz patlak verdikten sonraki stratejisi ile paralel yürüyordu. Volkswagen kriz
öncesi evrede olayın üstünü örterek inkar yoluna gitmesinden sonra kriz patlak
vermiş ve ilk önce sarıldıkları stratejinin krizin derinleşmesinde ciddi etkisi
olduğunu görmüşlerdi. Yaşanan bu yönetim zaafiyeti CEO’nun istifasıyla
sonuçlanmış fakat kriz her geçen gün yeniden derinleşmişti.
Emisyon skandalı
her geçen gün büyürken Volkswagen’in (VW) Wolfsburg’taki merkezi ve bazı
şubelerine polis baskın düzenledi. Baskının Braunschweig Savcılığı’nın kararı
üzerine düzenlendiği açıklandı. Tabi bu durum şirket hisselerinde ciddi bir
kayba neden oldu.
Kriz devam
ederken dizel araçların durumuna dair spekülasyonlar sürekli devam etti. Kimi
zaman dizel araçların artık miadının dolduğuna dair iddialar gündeme gelirken
kimi zamansa yeni bir regülasyona ihtiyaç duyulduğu yüksek sesle dile
getirildi.
Sonuç olarak Volkswagen’in
yaşadığı kriz küresel bir boyut kazanmışken Türkiye’de ise yukarıda
açıkladığımız üzere çok fazla konunun üzerinde durulmadı. Bu çalışmanın
yapıldığı 2016’nın ilk günlerinde ise 2015 yılında Volkswagen’in Türkiye’de en
çok satan marka olduğu ortaya çıktı. Böylesine bir krize rağmen şirketin Türkiye’de
böylesine bir başarıya imza atması ülke olarak hala çevre duyarlılığı
noktasında çok fazla aşama kaydedemediğimizi ortaya koymaktadır.
Zaten ana akım
medyadaki gazeteler de böylesine bir krizde Türkiye’nin nasıl bu kadar duyarsız
olduğundan şikâyet etmektedirler. Bu anlamda Volkswagen Türkiye için ciddi bir
kriz yönetimine ihtiyaç yoktur. Çünkü ülkemizde bu durum bir kriz olarak
algılanmamıştır. Kaldı ki 20 yaşından büyük 3,2 milyon aracın çok yüksek
oranlarda emisyon değerlerine karşı resmi bir çözüm henüz geliştirilmiş değil.
Başta da
vurguladığımız gibi artık iletişim ağları ile çevrili bir dünyada yaşıyoruz.
Küreselleşme adı verilen olgu sayesinde bir bilgi ışık hızı ile dünyanın her
yerine yayılabilmektedir. Böylesin bir dünyada ketum olmak mümkün değil.
Özellikle kriz anlarında paydaşların en fazla enformasyon ihtiyaçları olduğu
bir zamanda doğru iletişim kanalları ile belirlenmiş, planlaması yapılmış
paydaşlar üzerinde doğru kriz iletişim stratejileri ile krizden en az hasarla
çıkmak mümkün iken ne yazık ki şirketler hala inkarı bir strateji olarak
kullanmakta ve krizi daha da içinden çıkılmaz hale getirmektedirler. Bu krizde Volkswagen
gibi küresel bir markanın bile böyle hataları yaptığına nasıl yapabildiğine şahit
olduk. Başta “inkar” stratejisi yerine var olan sorunu çözmeyi ve düzeltmeyi
hedefleyen yeniden inşa stratejisi temel strateji olarak benimsenseydi kriz
belki de bu kadar büyümeyebilirdi.
Nasıl ki
insanlar zor durumda kaldıklarında bazen panikle doğru bildiklerini unutup çok
yanlış kararlar verebiliyorlarsa şirketler de dümeninde insan olduğu için çok
kritik hatalar yapabilmektedirler. Son yüz yılda kriz konusunda bol miktarda
bir deneyim oluşmuştur. Böylesine mebzul miktarda kriz külliyatının olduğu bir
zamanda bile şirketlerin sanki daha önce aynı hataları kimse yapmamış gibi tekrarladıklarına
şahit oluyoruz. Bazen bu hataların telafisi mümkün olamamakta ve şirketler
piyasadan silinip gitmektedirler.
Volkswagen’in Kriz Tepki Stratejilerine Dair…
Kriz iletişimi tepki stratejileri kurum
kültürü ve kurumun genel iletiştim biçimine paralel gelişir. Her kurum hedef
kitleleri ve paydaşlarıyla iletişime geçerken bir iletiştim tarzı ve yapısı oluşturur.
Bu yapı ilgili hedef kitlelerin beklentileri doğrultusunda şekillenir ve çeşitlenir.
Bu nedenle bu iletişim biçiminin kriz durumlarında da devam etmesi gereklidir.
Reaktif iletiştim stratejileri de bu süreçler içerisindeki seçilebilecek farklı
yollardır. Halkla ilişkilerde karşılık verme stratejilerinin bir tipolojisi,
modern araştırma ve danışmanlık uygulamalarından yararlanılarak hazırlanmıştır
Stratejiler 7 temel baslık altında toplanmıştır. Bu stratejiler aşağıda yer
almaktadır (Smith, 2005:101):
Yukarıda
detaylarını ifade ettiğimiz krizi Smith’in kriz tepki stratejileri bağlamında
incelediğimizde kriz süresinde zamana ve zemine göre farklı stratejilerin
kullanıldığını gördük. Krizin en başında Volkswagen ortaya çıkan emisyon
sonuçlarını kabul etmeyerek savunmacı karşılık stratejilerinden inkar yoluna
gitmiştir. Bilindiği üzere bu stratejide kurum kendisine atılan suçu, hiç yaşanmadığı, yaşandıysa
bile kendileri ile ilgisinin bulunmadığı iddiasıyla reddeder. Volkswagen de ortaya çıkan tutarsız test
sonuçlarının kullanıcı odaklı oluşan arızalanmalar sebebiyle olabileceğini
ileri sürdü ve bütün sorumluluğu araç sahiplerinin üzerine yıktı. Söz konusu krizin
derinleşmesinde ve yayılmasındaki en ölümcül hata tarafımızca bu stratejiden
kaynaklıdır. Çünkü ilerde kontrol altına alınabilecek bir krizi bu strateji ile
çok daha içinden çıkılmaz bir hale getirdiğini pek çok kez yaşayıp gördük.
Kriz patlak
verdiği anda krizin arkasında ciddi bir yönetim zafiyeti olduğu ortaya çıktı.
Bundan dolayı Volkswagen CEO’su istifa etti. Aslında bu bir görevden alma olarak
da düşünülebilir. Çünkü krizi takip eden günlerde istifa ettiği iddia edilen
CEO, sözleşmenin bitiş tarihine kadar olan zaman süresindeki ücretini talep
ettiği ortaya çıktı. Volkswagen krizi daha güvenli bir zeminde yürütebilmek
için oyalayıcı iletişim stratejilerinden ilgi kesme stratejisini kullanmıştır.
Bu şekilde kurumlar, krize adı karışmış kişilerden kendilerini arındırmış
olurlar.
Kriz
yönetiminin en önemli ayaklarından biri de krizi iletişimidir. Kriz iletişimi
son derece sofistike süreçleri barındıran ve alanında uzman kişiler tarafından
yürütülmesi gereken bir süreçtir. Düşünün alanında uzman olmayan bir doktorun
hastaya uyguladığı tedavi, nasıl ölümcül sonuçlara yol açabiliyorsa böylesi
kriz zamanlarında alanında uzman olmayan, kriz yönetimi ve iletişimi noktasında
gerekli duyarlılığı göstermeyen kişilerin yürüttükleri yanlış stratejiler de
şirketlerin ölümüne yol açabilir. Bu amaçla kriz yönetiminde kriz iletişiminin
yeri çok önemlidir. Bunun için şirketler çeşitli stratejiler uygulayabilir.
Volkswagen’in kriz iletişimi sürecinde sesli üzüntü bildirme stratejilerinden “özür
dileme” stratejisini kullandığını görmekteyiz. Halkın isteklerine en yakın,
kurumun amaçlarına en uzak düşen strateji özür dilemedir. Özür dilendiğinde
halk karşısında suçluluk tam olarak kabul edilmiş ve af dilenmiş olur. Şirket bu stratejisi ile pek çok özür
dilemiştir. Kriz ilk patlak verdiği anda şirketin CEO’nu şunları söylemiştir:“Kişisel olarak müşterilerimizin ve
kamuoyunun güvenini sarstığımız için içtenlikle özür dilerim. Bununla
birlikte düzeltici davranış stratejilerinden ise soruşturma stratejisinin
kullanıldığını görmekteyiz. Çünkü konuşmanın devamında ise yine CEO şunları
ifade etmiştir :Bu dava ile ilgili
ajanslarla en hızlı ve en şeffaf şekilde, açık ve net olarak gerçeklerin ortaya
konulması için işbirliği yapacağız. Bu konuyla ilgili bağımsız bir şirket
tarafından da soruşturma yapılması
için talimat verdik. Bu sorun kişisel olarak benim ve tüm yönetim kurulunun en
öncelikli konusudur”. Söz konusu strateji kriz patlak verdiği andan
itibaren uygulanmaya gayret edilmiştir. Çünkü açıklamayı yapan CEO istifa etse
de yeni yönetim de aynı stratejiyi devam ettirmiştir. Bu stratejiye paralel
olarak “düzeltici hareket” stratejisini de uyguladığı görülmektedir. Zira
şirket piyasadaki 11 milyon aracı geri çağırmıştır. Bu tarihin en büyük araç
geri çağırması olduğu için teorik düzlemde en maliyetli düzeltici hareket
olarak da değerlendirilebilir.
Volkswagen
dünyada belki de şimdiden etki olarak tarihe geçecek bir krizi derinden
yaşarken Türkiye’de ise kriz neredeyse hissedilmemiştir diyebiliriz. Çünkü
yukarıda basın açıklamalarını da verdiğimiz üzere şirket sanki kriz yokmuş gibi
davranmış ve iletişimi minimum düzeyde tutmuştur. Yani Smith’nin dediği gibi stratejik
hareketsizliği bir strateji olarak benimsemiştir. Bu elbette eleştirilebilir
bir durum olarak değerlendirilebilir fakat 2015 yılı itibariyle Türkiye’de en çok
satan markanın Volkswagen olduğu ortaya çıktı. Krizin girdabında bir şirket
kimi ülkelerde milyarlarca dolar tazminat davası ile karşı karşıyayken, kimi
Avrupa ülkelerinde satışı durdurulmuşken, milyonlarca araç geri çağrılma
durumundayken Türkiye’de bunların hiç biri olmamış gibi araçlar satış rekoru
kırabiliyor ve krize rağmen hedef yükseltebiliyor.
Sonuç ve Değerlendirmeye Dair…
Küreselleşmenin
sadece dünyayı dönüştürmediği aynı zamanda şirketleri de dönüştürdüğünü
yukarıda ifade ettik. Bilginin, paranın ve emeğin yüksek mobilizasyonu ile
ülkeler artık birbirlerine daha yakın hale geldi. Uzaklık kavramı anlamını
yitirirken zaman kavramı önemini arttırdı. Küresel bilgi çağını idrak ettiğimiz
şu günlerde krizlerin de artık sıradanlaştığı bir gerçek. Yapılan basit
hataların bile potansiyel kriz üretmeleri durumları hiç de ihtimal dışı bir
olgu değildir. Bunun en temel nedeni ise bilginin ışık hızıyla bir yerden bir
yere ulaşabildiği bir teknolojiyi kullanıyor olmamızdan kaynaklanıyor. Eskiden
olduğu gibi kol kırılıp yen içinde kalmıyor bir şekilde gerçekler ortaya
çıkabiliyor. Bu açıdan şirketlerin zamanın kuralları ile hareket edip ona göre bir
yönetim politikaları uygulaması artık bir zaruret halini almış durumda. Bundan
dolayı çağın en önemli değerlerinden biri de açıklık ve şeffaflık olarak ön
plana çıkmaktadır. Bilginin inanılmaz bir hızla yayılma potansiyeli onu
saklamayı imkânsız hale getirmektedir. Bu açıdan şirketler mutlaka hesap
verebilirlik ölçütüne bağlı olarak paydaşları ile açıklık temeli üzerinden bir
iletişim stratejileri geliştirmelidirler. Bunu yapmadıkları takdirde krizi daha
da derinleştirmeleri son derece yüksek bir ihtimal olarak karşımızda duruyor.
Çalışmamıza
konu olan krizi genel olarak yorumladığımızda Volkswagen’in yaşadığı krizin
derinleşmesi ve yayılmasındaki en önemli faktörün “inkar stratejisi” olduğu
görülmektedir. Bununla birlikte şirketler hesap verebilirliği düşük olan bir
takım iş ve işlemler yaptıkları zaman bunu gizleme gereği duydukları da bir
gerçektir. Ne yazık ki Volkswagen de yapmaması gereken tarihi bir hata yaptı.
Uymakla mükellef olduğu emisyon değerlerinin çok üzerinde karbon salınımı yapan
araçlar üretti. Üstelik bunun ortaya çıkmasını engelleyen bir de gizli
yazılımla bunu destekledi ve yaptığı usülsüzlük ortaya çıkınca suçu müşterilere
attı. Yani yaptığı hatayı kasten yapmış, hata ortaya çıktığında ise bunu inkar
yoluna gitmişti. Peki böylesine küresel ölçekli bir şirketi yasadışı işler
yapmak pahasına yalan söylemeye iten motivasyon neydi? Volkswagen’in yaşadığı
bu krize yol açan en temel nedeni Alman bakan açgözlülük olarak açıklıyor. Daha
fazla satış, daha fazla kar ve Toyota ile girdiği liderlik yarışı. İşte bütün
bunlar bazen çevreyi kirletmek, yasadışı yollara başvurmak, yalan söylemek
pahasına da olsa göze alınabilmektedir. Serbest pazarın getirdiği rekabet
yarışı bazen şirketleri ölüm fermanını imzalamasına kadar götürebiliyor.
Krize dair pek
çok spekülasyon yapılabilir; fakat şunu biliyoruz ki aşırı kar hırsı sadece
şirketin maddi olarak çöküntüsüyle sonuçlanmıyor en önemlisi de itibarına bir darbe
vuruyor. İtibar ise bir şirket için en önemli değerlerinden biridir. Yapılan
basit hatalar yıllarca oluşturulan itibarı çok kısa sürede yok edebilir. Bundan
dolayı şirketlerin özellikle itibarlarına gölge düşürecek hamle ve
stratejilerden uzak durmaları gerekmektedir.
İtibar, hedef
kitleler üzerinde kurumla ilgili imajların toplamı olarak kabul edilmektedir
(Fombrun 1996: 37). İtibar, bir sosyal grubun üyeleri arasındaki öznel
inançlara ilişkin kolektif bir sistem olarak tanımlanmaktadır (Bromley, 2001:
316). Volkswagen’in yaptığı kritik
hataların şuana kadar ki maliyeti 20 milyar doların üzerine çıktı. Bir de bunun
itibar boyutunu göz önünde bulundurduğunuzda şirketin ne kadar büyük bir krizle
karşı karşıya olduğunu rahatlıkla tahmin edebilirsiniz.
Dünyanın pek
çok ülkesine sıçrayan ve pek çok sektörü etkileyen bu kriz, bize bazı
gerçekleri de göstermiş oldu. Özellikle gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler
arasında krize verilen tepkiler arasında bir uçurum olduğu ortaya çıktı.
Örneğin bir Avrupa ülkesinde söz konusu krizden dolayı araçların satışı
durdurulurken; Türkiye’de sanki marka hiç krize girmemiş gibi 2015 yılı
itibariyle liderliğini beyan etti. İşin ilginç yönü şirketin Türkiye distrübütörü
Doğuş Otomotiv elle tutulur bir kriz iletişim stratejisi bile uygulamadı. Krizi
birkaç basın açıklaması ile geçiştirdi. Yaşanılan bu olaylar, Maslow’un güdüler
hiyerarşisini akıllara getiriyor. Çevre sağlığının gelişmiş ülkeleri
ilgilendiren bir durum olduğu ortaya çıkarken bu durum gelişmemiş ve gelişmekte
olan ülkeler için hala lüks olarak algılanabiliyor. Kanımızca araçtan kaynaklı
daha jenerik bir sorun olsa (örneğin belli bir model araçların vites kutusunda
yaşanan sorun) ülkemiz daha reaksiyoner bir tutum geliştirebilirdi fakat iş çevre
konularına gelince hala kat etmemiz gereken çok yol olduğu bariz bir gerçek
olarak karşımızda durmaktadır.
KAYNAKÇA
·
ALTUĞ, Osman (1994), “Kriz Döneminde Şirket
Yönetimi”, İstanbul: Ekonomik Trend Dergisi, Haziran
·
BROMLEY, Dennis B. (2001), “Relationships Between Personal And Corporate Reputation”. European
Journal Of Marketing, 35 (3–4), 316–334
·
COOMBS, T. W. ve Holladay S. J., (2002). “Helping Crisis Managers Protect
Reputational Assets: Initial Tests of
the Situational Crisis Communication Theory”,
Journal
of Management Communication Quarterly,16 (2), s.165-186.
·
DİNÇER, Ömer (1998), Stratejik Yönetim ve
İşletme Politikası, İstanbul: Beta Basımevi
·
FOMBRUN J C (1996) Reputation: Realizing Value From The Corporate Image, Harvard
Business School Pres, USA
·
GÜRSOY, Melih (1989), Dünyadaki Büyük
Ekonomik Krizler ve Türkiye Ekonomisine Etkileri, İstanbul: Metis Yayınları
·
HULSKAMP, Maithe A.A., (2011). “Space and the Body: Uses of Astronomy in
Hippocratic Medicine”, Patricia A. B., Han N. ve Karine van’t L. (ed.), Medicine
and Space: Body, Surrondings and Borders in Antiquity and the Middle Ages,
Leiden: Brill Academic Publishing, s.149-169.
·
KADIBEŞEGİL, Selim (2001), Kriz Geliyorum Der, İstanbul, Mediacat
·
KOÇEL, Tamer, (1993), İşletmelerde Kriz Durumlarında Yönetim Uygulamaları, Zaman Yönetimi
Ve Kriz Yönetimi Semineri, TÜSSİDE
·
MİTROFF Ian Ve Pearson M. Christine,(1993), Chisis Management, San Francisco,
Jossey-Basss Publishers
·
SAYIMER, İ. (2010). “Teknolojinin Pazarlama İletişimine Etkileri” Kitap Bölüm Sosyal
Medya ve Blogların Halkla İlişkiler Sürecine Etkileri” Editör Sinem Yeygel
Çakır, Nobel Yayıncılık.
·
SELLNOW, T. L. ve Seeger, M. W., (2013). Theorizing Crisis Communication, UK: Wiley&Sons.
·
SMİTH, R.D. (2005). Strategic Planning For Public Relations, USA: Lawrence Earlbaum
Associates, Inc.
·
SMART, Carolyne And Ilan Vertinsky (1977), “Designs For Crisis Decision Units”,
Administrative Science Quarterly, December, Volume. 22.
·
TACK, Philip B. (1994). Kriz Zamanı Yönetim. İstanbul: İlgi Yayıncılık.
·
ULMER, R. R. ve diğerleri, (2011). Effective Crisis Communication: Moving From
Crisis to Opportunity, 2.Baskı,
California: Sage Publications.
Günaydın efendim / Madam.
YanıtlaSilİşinizi genişletmek, borçları netleştirmek ve birleştirmek için bugün meşru bir kredi teklifi mi arıyorsunuz? Düşük kredi notu nedeniyle bankalar tarafından geri çevrildiniz mi? Genel finans kurumu ile hızlı kredilerinizi alın.
Email: generalfinancecorporation.org@gmail.com