Türkiye siyaseten ciddi bir
buhran içerisinde. Özellikle 17 aralık “algı operasyonu” ile başlayan süreçte
cemaat ve ak parti arasındaki gerilimde ciddi vitesler yükseltildi. Cemaat
kendi medyasında ve ak partiye yakın medya arasındaki savaşta artık her şey
mübah. Elbette bunu besleyen faktörler arasında ak partinin ve ileri
gelenlerinin kışkırtıcı söylemleri de var. Buradan sulh çağrısı falan yapacak
değilim zira o eşik çoktan aşıldı. Ak parti elindeki devasa devlet aygıtının
cemaatin üyelerini pasivize etmekte kullanacak ama bunda ne kadar başarılı
olacağı şuan için kestirilemiyor. Bunda cemaatin üyelerinin sayıca fazla oluşu
ve çok iyi kamufle oldukları gerçeği sebep olarak gösterilebilir.
Üzerinde ciddi kafa yorulması
gereken bir zaman diliminde yaşadığımız aşikar. Çünkü daha düne kadar cemaatin
madyası yandaş medya deyinde ilk akla gelen medya olurken bugün cemaat daha
düne kadar kendi gibi hükümeti desteyken medyayı yandaş medya olarak
aşağılıyor. 11 yıldır aynı medya kategorisinin içinde olan bir cemaat
medyasının böylesine bir çarkı açıklamak için çok karmaşık tevillere analizlere
gerek yok. Türkçesine göre Arapçada daha etkili bir kavram vardır bunu onunla
pekala açıklayabiliriz:menfaat. Yani çıkarı bugün için ak partinin yanında
olmayı gerektirmeyen bir dini organizasyon olarak tanımlanan cemaat başka
arayışlar peşinde olduğu söylenebilir. Ama şu bir gerçek ki cemaatin de kafası
karışık. Bir yandan hrant dinkin katledilmesinin arkasındaki hukuksuzlukların
mimarı cemaatçi polisleri savunurken diğer yandan hrantın en yakın
arkadaşlarından ermeni hayko bağdatı programlarına davet edip hükümete küfür
ettirmekte bir beis görmüyorlar. Mezkur yazar ne zaman cemaate ufaktan
dokundurmaya geçse hemen salvoların yönünü mahir bir manevrayla tekrar hükümete
döndürmeyi başarabiliyorlar. İşte cemaatin aklı böyle sinsiliklere çok iyi
basıyor ama keşke izleyicileri salak yerine koymasalar. Mesela bugün hukukun
bağımsızlığı diye atılan nutukları, çekilen diskurları neden acaba hukukun
tarafsızlığı için de yapmıyorlar. Hukuk siyasetten, çıkardan çevresel
etmenlerden bağımsız olmalı da bir takım ideolojilerden münezzeh olmamalı mı?
Yargı siyasetten emir almamalı da bir takım cemaatlerin ve odakların dümen
suyuna mı girmeli? Yargının bağımsızlığı neden yargının tarafsızlığı ile at
başı gitmiyor da sadece belli bir cihetten mütaala edilebiliyor?burda cemaatin
bahsettiği hukuk yargı üzerine irtifak hakkı olan bir hukuktur. 12 eylül
refandumunda yargının belli bir statüko vesayetinden çıkıp özgürleşeceğine
inanmıştık ama gelin görün ki yargı bir statükonun nüfuzundan çıkıp başka bir
statükonun esiri oldu. Elbette bundaki
tek kusur cemaate yüklenemez. Hükümetin koskoca bir yargı erkini belli bir
cemaate nasıl teslim ettiğinin üzerinde ciddi manada durulmalıdır. Anayasa
erkler ayrımını yaparken o erklerin kimlerle vücuda getirileceğinden bahsetmez.
Yasama yürütme ve yargı erkinde söz sahibi olması gereken o niteliklere haiz
olanlardır. 12 eylül yargının bir vesayetten başka bir vesayete geçtiği bir
tarih olmuştur ne yazık ki.
Türkiye’de yargının neden
bağımsız ve tarafsız olması gerektiğine dair yüzlerce argüman sıralanabilir
fakat burada en çarpı olanlardan bahsedeceğiz. Askeri darbeler konusunda çok
tecrübeli olduğumuz söylenebilir. 1960 ile başlayan ve hemen hemen her 10 yılda
bir askeri darbelere düçar olmuş yine de ayakta kalabilmiş bir devletimiz var. Bunun
öncesinde Osmanlıdan kalma sayısız tecrübelerimiz de vakidir. Ama yargı
destekti bir polis darbesine ilk defa şahit oldum. Yargının belli odaklara
teslim edildiğinde nasıl farklı yollar bularak hükümete yıkıcı bir darbe
indirdiğini artık anlamış bulunmaktayız. Tabi burada ifade edilmesinde zaruret
hasıl olan bazı hususlarda var. Olay sadece yargı ve hükümetin emrinde olması
gereken polis arasındaki şaibeli rabıtadan kaynaklanmıyor. Olay çok daha
karmaşık ilişkilerin, bağlantıların da varlığını su yüzüne çıkarıyor. Yargı,
istihbarat, bürokrasi siyaset, sivil toplum, ekonomi, uluslar arası güçler
medya ve bunun gibi pek çok faktör
ideolojik argıtları da devreye sokup sistematik bir manipülasyona kapı
aralıyor ve bunu da bir senfoni gibi uyum içerisinde gerçekleştiriyor. Bütün bu
farklı değişkenler arasında bir rabıtanın olmadığı olayın bir criminal eylem
üzerinden değerlendirilmesi gerektiği ifade ediliyor. Ve sürekli gazetelerde
televizyonlarda ayakkabı kutusundaki paralar ve şifreli kasalar gösterilip
algının güya materyallerle kanıtlarla desteklenmesi sağlanıyor. İyi ama neden
şimdi seçime 3 ay kala? Neden dersane meselesinden sonra dediğimizde “ayakkabı
kutusundaki paraları ve şifreli kasaları görmeyelim mi savunması yapılıyor?
Başta ifade ettiğimiz hususa tekrar gönderme yaparsak hukukun üstünlüğüne bu
kadar riayet eden bir hareketin “soruşturmanın gizliliği”, “masumiyet karinesi”
gibi evrensel ilkelerden bihaber oluşunu nasıl açıklayacağız? Zikredilen medyanın
daha önceden de bu ilkeleri irgalamadığını biliyoruz. Ergenekon kapsamında bir
askerin bilgisayarında hayvan pornosu bulundu diye insanların itibarları
payimal edilip daha sonra hata yapıldığı ortaya çıkarıldı. Bir askerin
bilgisayarına malum cenahtan bir polisin bir takım numaralar kaydedip daha
sonra “sehven oldu” saçmalığına sarılmalarına ne demeli. Bir deniz binbaşı için
daha da vahim durum var. Amirallere suikastten içeri alınıp daha sonra tutuksuz
yargılanıp sonra tekrar tutuklama emri çıkarma ve bunun ruhunda açtığı yaranın
etkisiyle hayatına son vermesi ve bugün o davada herkes beraat etti. Bu
askerimiz de intihar etmeseydi aklanacaktı ama hayatına son verdi. Ergenekon’un
kasası Kuddusi okkıra hiç girmeyelim isterseniz. Bugün kendimizi kandırılmış
hissediyoruz. Bu davaya inandık ve her türlü hukuksuzluğuna da göz yumduk ama
mızrak çuvala şığmadığı gibi mazlumun ahı da şahı kaldırmanın eşiğine geldi.
Bütün bu hukuksuzluklara imza atan tertemiz cemaat bugün hukukun bağımsızlığını
ağzına alabiliyor. Hukukun üstünlüğünden dem vurup Avrupa standartlarını bize
hatırlatabiliyor. Sormak lazım tabi insanları peşinen şuçlu gösterip intihar
etmenlerine sebep olmak hangi Avrupa standardında var. İşte derdi millet için
hukuk olmayanların sonları da böyle saçmalamak oluyor.
Ergenekon davası sürecinde
hükümet hem yürütme erkinde olmanın sorumluluğu hem de cemaate olan güveninden
kaynaklı olarak bu yapılan hukuksuzluklara inandı ve savunmak zorunda kaldı.
Askeri vesayeti bitirmek için cemaate tanıdığı sınırsız kredi devlet içinde
paralel yapılanma olarak hükümete döndü. Bugün hükümet bundan bir çıkış yolu
arıyor ama işi gerçekten çok zor çünkü cemaat bir sülük ve asit gibi
çalışıyor.kendi çıkarı için kullanacağı hükümete önce sülük gibi yapışıyor her
türlü ayrıcalığı koparıp devlette yapılanıyor bu yapılanma kendi içinde
bağlantılarını kuruyor sistemi tıkır tıkır işletiyor. Beğenmediği bir gazeteci
mi var hemen hakkında cemaatçi bir savcı düzemece bir iddianame hazırlıyor yine
cemaatçi bir polisle operasyonun düğmesine basılıyor. Baskın yapılan evde özel
mözel dinlemeden soruşturmayla alakalı olsun ya da olmasın her şey hemen
medyaya servis ediliyor halka nazarında itibarı yerle bir ediliyor sonra belli
mahkemelerde defteri dürülüyor ve dört duvar arasında çürümeye terk ediliyor ve
bu kirli çark sürekli olarak böyle işliyor. Buna biri dur dediği zaman da
Hanefi avcı gibi solculara işkenceden sabıkalı bir emniyet müdürünü insanların
zekasına hakaret edercesine devrimci karargah örgütünden içeri tıkıyorlar.
Saçma sapan gerekçelerle insanların telefonlarını dinliyorlar ve iddianame
düzenliyorlar. Son örneklerden nedim şeneri de başbakana suikastten
dinlemişler. İşte hükümete sülük gibi yapışan cemaat ile hümümet arasına ne
zaman bir sorun çıksa menfaati ile uyuşmayan bir olan meydana gelse o zaman
cemaat farklı bir özelliğini devreye sokuyor:asit. Bundan sonra daha düne kadar
her türlü hukuksuluğu yapmanın verdiği rahatlıkla hükümete etmediği yalakalığı
burakmayan cemaat bu kez başlıyor eleştiri bombardımanına.eleştiri ama ne
eleştiri hükümeti yıkmak için her türlü şantajı devre sokuyor kabul görmeyince
de yeminli muhalis edasıyla daha düne kadar söylediklerini bugün yalanlıyor.
Ekonominin çok iyi gittiğini, demokratik anlamda ciddi gelişmeler
kaydedildiğini ifade eden cemaat bu kezde her şeyin çok kötü gittiğini bir an
önce bu hükümetin yıkılması gerektiğini inceden inceden fısıldamaya başlıyor.
Ak partinin halk nazarındaki algısını değiştirmek için yolsuzluklar üzerinden
hükümete hertürkü saldırıyı başlatıyorlar. Adeta bir asidin maddeyi eritmesi
gibi ak partiyi de eritmeye başlıyorlar. Yeter ki devlet içinde kurdukları
kirli tezgah bozulmasın. Ellerine verilen bu yetkiler alınmasın gene
istedikleri gibi insanları haksız yere suçlayıp hapse tıksınlar.
Olayın bir başka boyutunu daha
ifade etmek isterim. Bir cemaat ve hükümet arasında bir sorun baş gösterdi mi o
cemaatin varsa medyası hükümeti eleştirir hatta hükümetin biran önce gitmesini
açıktan dillendirebilir. Bunda hiçbir beis yoktur. Ama önceden ifade edilen bir
hususla bağlantılı olarak ifade edersek bir cemaat Türkiye’nin sermayesini
arkası alma gereğini neden duyar. Daha düne kadar hiçbir bağlantısı olduğuna
inanmadığımız bir takım baronların, iş adamlarının bir takım güneyde sevilen devletlerin
bugün cemaatle flört ettiğine şahit oluyoruz. Bu kadar samimi idiniz de neden
haberimiz yok tu yoksa düşmanımın düşmanı dostumdur edasıyla 21 milyon insanın
gönül verdiği bir hareketi bu bağlantılarla mı düşüreceksiniz. Hani sizin
işiniz Allaha hizmetti. İsrail’le, baronlarla kurulan kirli ilişkilerle hükümet
düşürüp Allaha nasıl hizmet ettiğinizi düşünüyorsunuz. Daha düne kadar sermaye
çevrelerinin Türkiye’de siyaseti dizayn ettiğinden yakınan siz değil miydiniz?
Yoksa takiyye mi yapıyordunuz. Bu sermaye çevreleriyle bağlantı kurmak için
gariban Uganda halkının Petrolunu baronlara peşkeş çekmek hangi kitapta yazar..
her şeyden önemlisi kendini bir alim olarak pazarlayan zatın bu işlerle ne
ilgisi olur.şeytandan ve siyasetten Allaha sığınırım diyen beziüzzamanın bu
umdesinin bediüzzamanın talebesi olduğunu idda eden sizler nazarından hiçbir
itibarı yok mudur?
Tarihe not düşsün diye.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder