19 Ekim 2014 Pazar

Cemaatin Ergenekon'daki taktiği

Türkiye siyaseten ciddi bir buhran içerisinde. Özellikle 17 aralık “algı operasyonu” ile başlayan süreçte cemaat ve ak parti arasındaki gerilimde ciddi vitesler yükseltildi. Cemaat kendi medyasında ve ak partiye yakın medya arasındaki savaşta artık her şey mübah. Elbette bunu besleyen faktörler arasında ak partinin ve ileri gelenlerinin kışkırtıcı söylemleri de var. Buradan sulh çağrısı falan yapacak değilim zira o eşik çoktan aşıldı. Ak parti elindeki devasa devlet aygıtının cemaatin üyelerini pasivize etmekte kullanacak ama bunda ne kadar başarılı olacağı şuan için kestirilemiyor. Bunda cemaatin üyelerinin sayıca fazla oluşu ve çok iyi kamufle oldukları gerçeği sebep olarak gösterilebilir.
Üzerinde ciddi kafa yorulması gereken bir zaman diliminde yaşadığımız aşikar. Çünkü daha düne kadar cemaatin madyası yandaş medya deyinde ilk akla gelen medya olurken bugün cemaat daha düne kadar kendi gibi hükümeti desteyken medyayı yandaş medya olarak aşağılıyor. 11 yıldır aynı medya kategorisinin içinde olan bir cemaat medyasının böylesine bir çarkı açıklamak için çok karmaşık tevillere analizlere gerek yok. Türkçesine göre Arapçada daha etkili bir kavram vardır bunu onunla pekala açıklayabiliriz:menfaat. Yani çıkarı bugün için ak partinin yanında olmayı gerektirmeyen bir dini organizasyon olarak tanımlanan cemaat başka arayışlar peşinde olduğu söylenebilir. Ama şu bir gerçek ki cemaatin de kafası karışık. Bir yandan hrant dinkin katledilmesinin arkasındaki hukuksuzlukların mimarı cemaatçi polisleri savunurken diğer yandan hrantın en yakın arkadaşlarından ermeni hayko bağdatı programlarına davet edip hükümete küfür ettirmekte bir beis görmüyorlar. Mezkur yazar ne zaman cemaate ufaktan dokundurmaya geçse hemen salvoların yönünü mahir bir manevrayla tekrar hükümete döndürmeyi başarabiliyorlar. İşte cemaatin aklı böyle sinsiliklere çok iyi basıyor ama keşke izleyicileri salak yerine koymasalar. Mesela bugün hukukun bağımsızlığı diye atılan nutukları, çekilen diskurları neden acaba hukukun tarafsızlığı için de yapmıyorlar. Hukuk siyasetten, çıkardan çevresel etmenlerden bağımsız olmalı da bir takım ideolojilerden münezzeh olmamalı mı? Yargı siyasetten emir almamalı da bir takım cemaatlerin ve odakların dümen suyuna mı girmeli? Yargının bağımsızlığı neden yargının tarafsızlığı ile at başı gitmiyor da sadece belli bir cihetten mütaala edilebiliyor?burda cemaatin bahsettiği hukuk yargı üzerine irtifak hakkı olan bir hukuktur. 12 eylül refandumunda yargının belli bir statüko vesayetinden çıkıp özgürleşeceğine inanmıştık ama gelin görün ki yargı bir statükonun nüfuzundan çıkıp başka bir statükonun  esiri oldu. Elbette bundaki tek kusur cemaate yüklenemez. Hükümetin koskoca bir yargı erkini belli bir cemaate nasıl teslim ettiğinin üzerinde ciddi manada durulmalıdır. Anayasa erkler ayrımını yaparken o erklerin kimlerle vücuda getirileceğinden bahsetmez. Yasama yürütme ve yargı erkinde söz sahibi olması gereken o niteliklere haiz olanlardır. 12 eylül yargının bir vesayetten başka bir vesayete geçtiği bir tarih olmuştur ne yazık ki.

Türkiye’de yargının neden bağımsız ve tarafsız olması gerektiğine dair yüzlerce argüman sıralanabilir fakat burada en çarpı olanlardan bahsedeceğiz. Askeri darbeler konusunda çok tecrübeli olduğumuz söylenebilir. 1960 ile başlayan ve hemen hemen her 10 yılda bir askeri darbelere düçar olmuş yine de ayakta kalabilmiş bir devletimiz var. Bunun öncesinde Osmanlıdan kalma sayısız tecrübelerimiz de vakidir. Ama yargı destekti bir polis darbesine ilk defa şahit oldum. Yargının belli odaklara teslim edildiğinde nasıl farklı yollar bularak hükümete yıkıcı bir darbe indirdiğini artık anlamış bulunmaktayız. Tabi burada ifade edilmesinde zaruret hasıl olan bazı hususlarda var. Olay sadece yargı ve hükümetin emrinde olması gereken polis arasındaki şaibeli rabıtadan kaynaklanmıyor. Olay çok daha karmaşık ilişkilerin, bağlantıların da varlığını su yüzüne çıkarıyor. Yargı, istihbarat, bürokrasi siyaset, sivil toplum, ekonomi, uluslar arası güçler medya ve bunun gibi pek çok faktör  ideolojik argıtları da devreye sokup sistematik bir manipülasyona kapı aralıyor ve bunu da bir senfoni gibi uyum içerisinde gerçekleştiriyor. Bütün bu farklı değişkenler arasında bir rabıtanın olmadığı olayın bir criminal eylem üzerinden değerlendirilmesi gerektiği ifade ediliyor. Ve sürekli gazetelerde televizyonlarda ayakkabı kutusundaki paralar ve şifreli kasalar gösterilip algının güya materyallerle kanıtlarla desteklenmesi sağlanıyor. İyi ama neden şimdi seçime 3 ay kala? Neden dersane meselesinden sonra dediğimizde “ayakkabı kutusundaki paraları ve şifreli kasaları görmeyelim mi savunması yapılıyor? Başta ifade ettiğimiz hususa tekrar gönderme yaparsak hukukun üstünlüğüne bu kadar riayet eden bir hareketin “soruşturmanın gizliliği”, “masumiyet karinesi” gibi evrensel ilkelerden bihaber oluşunu nasıl açıklayacağız? Zikredilen medyanın daha önceden de bu ilkeleri irgalamadığını biliyoruz. Ergenekon kapsamında bir askerin bilgisayarında hayvan pornosu bulundu diye insanların itibarları payimal edilip daha sonra hata yapıldığı ortaya çıkarıldı. Bir askerin bilgisayarına malum cenahtan bir polisin bir takım numaralar kaydedip daha sonra “sehven oldu” saçmalığına sarılmalarına ne demeli. Bir deniz binbaşı için daha da vahim durum var. Amirallere suikastten içeri alınıp daha sonra tutuksuz yargılanıp sonra tekrar tutuklama emri çıkarma ve bunun ruhunda açtığı yaranın etkisiyle hayatına son vermesi ve bugün o davada herkes beraat etti. Bu askerimiz de intihar etmeseydi aklanacaktı ama hayatına son verdi. Ergenekon’un kasası Kuddusi okkıra hiç girmeyelim isterseniz. Bugün kendimizi kandırılmış hissediyoruz. Bu davaya inandık ve her türlü hukuksuzluğuna da göz yumduk ama mızrak çuvala şığmadığı gibi mazlumun ahı da şahı kaldırmanın eşiğine geldi. Bütün bu hukuksuzluklara imza atan tertemiz cemaat bugün hukukun bağımsızlığını ağzına alabiliyor. Hukukun üstünlüğünden dem vurup Avrupa standartlarını bize hatırlatabiliyor. Sormak lazım tabi insanları peşinen şuçlu gösterip intihar etmenlerine sebep olmak hangi Avrupa standardında var. İşte derdi millet için hukuk olmayanların sonları da böyle saçmalamak oluyor.

Ergenekon davası sürecinde hükümet hem yürütme erkinde olmanın sorumluluğu hem de cemaate olan güveninden kaynaklı olarak bu yapılan hukuksuzluklara inandı ve savunmak zorunda kaldı. Askeri vesayeti bitirmek için cemaate tanıdığı sınırsız kredi devlet içinde paralel yapılanma olarak hükümete döndü. Bugün hükümet bundan bir çıkış yolu arıyor ama işi gerçekten çok zor çünkü cemaat bir sülük ve asit gibi çalışıyor.kendi çıkarı için kullanacağı hükümete önce sülük gibi yapışıyor her türlü ayrıcalığı koparıp devlette yapılanıyor bu yapılanma kendi içinde bağlantılarını kuruyor sistemi tıkır tıkır işletiyor. Beğenmediği bir gazeteci mi var hemen hakkında cemaatçi bir savcı düzemece bir iddianame hazırlıyor yine cemaatçi bir polisle operasyonun düğmesine basılıyor. Baskın yapılan evde özel mözel dinlemeden soruşturmayla alakalı olsun ya da olmasın her şey hemen medyaya servis ediliyor halka nazarında itibarı yerle bir ediliyor sonra belli mahkemelerde defteri dürülüyor ve dört duvar arasında çürümeye terk ediliyor ve bu kirli çark sürekli olarak böyle işliyor. Buna biri dur dediği zaman da Hanefi avcı gibi solculara işkenceden sabıkalı bir emniyet müdürünü insanların zekasına hakaret edercesine devrimci karargah örgütünden içeri tıkıyorlar. Saçma sapan gerekçelerle insanların telefonlarını dinliyorlar ve iddianame düzenliyorlar. Son örneklerden nedim şeneri de başbakana suikastten dinlemişler. İşte hükümete sülük gibi yapışan cemaat ile hümümet arasına ne zaman bir sorun çıksa menfaati ile uyuşmayan bir olan meydana gelse o zaman cemaat farklı bir özelliğini devreye sokuyor:asit. Bundan sonra daha düne kadar her türlü hukuksuluğu yapmanın verdiği rahatlıkla hükümete etmediği yalakalığı burakmayan cemaat bu kez başlıyor eleştiri bombardımanına.eleştiri ama ne eleştiri hükümeti yıkmak için her türlü şantajı devre sokuyor kabul görmeyince de yeminli muhalis edasıyla daha düne kadar söylediklerini bugün yalanlıyor. Ekonominin çok iyi gittiğini, demokratik anlamda ciddi gelişmeler kaydedildiğini ifade eden cemaat bu kezde her şeyin çok kötü gittiğini bir an önce bu hükümetin yıkılması gerektiğini inceden inceden fısıldamaya başlıyor. Ak partinin halk nazarındaki algısını değiştirmek için yolsuzluklar üzerinden hükümete hertürkü saldırıyı başlatıyorlar. Adeta bir asidin maddeyi eritmesi gibi ak partiyi de eritmeye başlıyorlar. Yeter ki devlet içinde kurdukları kirli tezgah bozulmasın. Ellerine verilen bu yetkiler alınmasın gene istedikleri gibi insanları haksız yere suçlayıp hapse tıksınlar.

Olayın bir başka boyutunu daha ifade etmek isterim. Bir cemaat ve hükümet arasında bir sorun baş gösterdi mi o cemaatin varsa medyası hükümeti eleştirir hatta hükümetin biran önce gitmesini açıktan dillendirebilir. Bunda hiçbir beis yoktur. Ama önceden ifade edilen bir hususla bağlantılı olarak ifade edersek bir cemaat Türkiye’nin sermayesini arkası alma gereğini neden duyar. Daha düne kadar hiçbir bağlantısı olduğuna inanmadığımız bir takım baronların, iş adamlarının bir takım güneyde sevilen devletlerin bugün cemaatle flört ettiğine şahit oluyoruz. Bu kadar samimi idiniz de neden haberimiz yok tu yoksa düşmanımın düşmanı dostumdur edasıyla 21 milyon insanın gönül verdiği bir hareketi bu bağlantılarla mı düşüreceksiniz. Hani sizin işiniz Allaha hizmetti. İsrail’le, baronlarla kurulan kirli ilişkilerle hükümet düşürüp Allaha nasıl hizmet ettiğinizi düşünüyorsunuz. Daha düne kadar sermaye çevrelerinin Türkiye’de siyaseti dizayn ettiğinden yakınan siz değil miydiniz? Yoksa takiyye mi yapıyordunuz. Bu sermaye çevreleriyle bağlantı kurmak için gariban Uganda halkının Petrolunu baronlara peşkeş çekmek hangi kitapta yazar.. her şeyden önemlisi kendini bir alim olarak pazarlayan zatın bu işlerle ne ilgisi olur.şeytandan ve siyasetten Allaha sığınırım diyen beziüzzamanın bu umdesinin bediüzzamanın talebesi olduğunu idda eden sizler nazarından hiçbir itibarı yok mudur?


Tarihe not düşsün diye.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder